“Genler beynimizi oluşturdu ama sonra beyinlerimiz hakimiyeti ele aldı.”
Bu önerme, yaptığımız her seçimin genlerimizin yaşama şansını artırmasına yönelik bir çaba olduğu düşüncesini çürütmek için kullanılıyor.
Gerçekten de Dawkin “Gen Bencildir” kitabının ikinci baskısının son paragrafında buna benzer bir şey söylüyor (11. Bölüm için dipnotlar) Diyor ki “Biz, yani beyinlerimiz, onlara karşı savaşmak için genlerimizden ayrı ve bağımsızız”
Bunu diyor ama beyinlerimizin genlerden nasıl olup da bağımsız hale geldiğini anlatmıyor.
Ama bu bir açıklama gerektiriyor.
Eğer Dawkins beyinlerimizin bağımsız olduğunu iddia ediyorsa, bu değişiklik mekanizmasının nasıl çalıştığı konusunda da bir açıklama yapması lazım.
Nasıl oluyor da genlerin hayatta kalma şansını artıracak bir yardımcı alet olmaktan çıkıyor ve “serbest irade” sahibi beyinlerimizle talimatlara ne zaman uyacağımıza ne zaman uymayıp kafamıza göre takılacağımıza karar veriyoruz?
Dawkins bizim “hayatta kalma makineleri” olarak doğduğumuzu kabul ediyor – yani doğum anında beyin sadece genlerin yaşama şansını artıracak şekilde kararlar veriyor.
Ama bir şekilde, ergenlik döneminde, “özgür” hale geliyor.
Ve yeteri kadar geriye gidersek atalarımızın beyinlerinin genlerinden bağımsız olma yeteneklerinin olmadığını da kabul ediyor. Üstelik diyor ki, sadece biz bu diktatörlüğü devirebildik ve bu sayede insan beyni özgürlüğüne kavuştu. Başka hiç bir hayvan, hiç bir evrim canlısı bunu beceremedi.
O zaman insan beyni tek başına bu bağımsızlığı nasıl başardı? Beynimize bunu başarma arzusunu ne motive etti?
Sanırsam bu tartışma, “acaba genlerimin yaşama şansını artırmaya yaramayacak bir arzu sahibi olmayı becerebilir miyim?” argümanına indirgenebilir.
Eğer bunu yapabilirsem, yani bana başka türlü bir arzu öğretilebilirse, işte o zaman beynim genetik programlamadan bağımsız olabilir.
Peki bu seviye bir programlama zihinlerimizde değişikliğe uğrayabilir mi?
Bu probleme bakmanın yollarından biri şu olabilir:
Bebek doğuyor. Rahimden çıkıyor, ağzını açıyor, derin bir nefes alıyor..ve ciğerleri yettiği kadar bir çığlık atıyor.
Çığlık mı atacak yoksa agucuk mu yapacak nereden biliyor?
Belli ki bebeğimizin o anda sevgi gösterilerinde bulunan anne babadan bir şeyler öğrenmesi için çok erken. Bu yüzden de bu davranış otomatik, beyninde daha doğumdan önce “önceden programlanmış” bir tepki olması lazım. (demek ki ilk karar %100 doğal)
Kararlar vermeye devam ediyor, ışığa tepki veriyor, ısıya tepki veriyor, emzirilmeye tepki veriyor..ancak bunlar için kullandığı ölçütler beyninde çok daha önceden bulunuyor olmalı – öğrenmeye vakti yok.
Sonra öğrenme süreci başlıyor. Bebek dış dünyanın deneyimleri ile oluşuyor ve bu deneyimler de onun yaptığı seçimlerde çok büyük etki sahibi oluyor.
Bebeğin öğrendiği şudur “İlk kararımda nasıl bir tepki ile karşılaştım?” Eğer çığlık atmak “iyi” bir sonuç doğurdu ise, bebeğin çığlık atmayı tekrar etme olasılığı da yüksektir. Ve bu sayede “beslenme” bebeğin yaptığı seçimleri etkilemeye başlar.
Burada kritik soru şudur:
İlk tepkinin “iyi” olduğuna ne karar veriyor?
Eğer çığlıktan sonra anne bebeğe yiyecek veriyorsa bu bebeğin ilk kararı için iyi bir sonuçtur.
Peki bebeğe yemek yemenin iyi olduğunu kim öğretti?
Belli ki, onu zaten biliyor olarak doğdu. Saçma, ama önemli: bebek çevresi hakkında bir şey öğrendi ama bu öğrendiği daha önceden programlanmış arzularını yerine getirmek için ne yapması gerektiğine dair.
Oğlum bebekken, daha konuşmayı öğrenmeden, ana-kucağı denilen koltuğa oturtulur ve düşmemesi için sıkıca bağlanırdı. Ve sonra kendisine sorardık “Rahat mısın?” o da “rahat” benzeri bir ses çıkartırdı.
Sorunun ve cevabının ne anlama geldiğini bildiğini zannetmiyorum, ancak öğrendiği şuydu ki öyle bir soruya böyle bir ses çıkartmazsa annesi/babası onun rahatsız olduğunu düşünüp koltuğa daha rahat oturması için denemeye ve yanılmaya devam edecekler.
Onları bu eylemden alıkoyacak ve kendi haline bırakacak tek şey “rahat”a benzeyen bir ses çıkartmak. (Kendini rahat hissetmediği zaman avazı çıktığı kadar bağırmayı ilk günden itibaren biliyordu zaten)
Ve bu şekilde akıl yürütmeye devam ederseniz, nasıl öğrendiğimiz açıkça ortaya çıkacaktır.
Ne istediği daha önceden programlanmış şeyleri elde etmenin en iyi yolu olduğu müddetçe öğrenmeye devam edilir.
Üçüncü karar, dördüncü karar...ölmeden önce vereceğiniz son karara kadar.
Sadece geçmiş tecrübelerin temelinde, önceden programlanmış ölçütlere göre o deneyim hakkında karar verebilirsiniz. Aynı şekilde kişisel tecrübelere de önceden programlanmış ölçütler temelinde hüküm verilir.
Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, bir bebeğin öncelikli hedeflerini değiştiremezsiniz.
Çığlık atmanın istediğini alma konusunda en iyi yol olmadığını öğretebilirsiniz ancak ne istediğini değiştiremezsiniz.
Gıda, dış çevreden istediğimizi nasıl alabileceğimizi kavrama yöntemidir. Gıda bizde böyle bir etkisi vardır. Ve tek etki etme yöntemi de budur.
Peki o zaman ebeveynlerin zihninde karışıklık nereden oluşuyor? Anne-baba çocuğun davranışlarını belli bir kalıba dökebileceğine nasıl inanıyor?
Anne-baba, bebeğinin çığlık atmasını değil, gülümsemesini ister.
Ancak bu konuda talimat veremez. Ebeveyn bebeğin gülümsemesi için ne yapmaları gerektiğini öğrenmek zorundadır. O zaman kim kimi eğitiyor?
Demek ki aslında bebek, ebeveyni eğitmektedir: bebek gülümsemek için nasıl programlanmışsa anne davranışını ona göre değiştirir.
Anne – Uyurken radyo açık olmazsa uzun süre ile uyumuyor
Bebek – Güzeel..Bu kutudan gelen sesleri, dinlemeyi sevdiğimi öğretmiş oldum
Bir süre sonra da bebek seveceği şeylerin kaynağının anne olduğunu öğrenince bu sefer kendi davranışlarını annesinin davranışlarına göre değiştirmeyi öğrenir. Ağzını belli bir şekilde kıvırıp “ann-nnne” benzeri bir ses çıkartırsa hem gıda hem de ilgi görebilmektedir.
Eğer anne, “bu brokoliyi ye, senin için iyidir” derse çocuk en azından bir tadar. Ama brokoliyi sevmediğini anlar ve tükürür.
Çocuğun önceden programlanmış iç sesi şunu diyor: “hayatta olmaz – yeteri kadar yağ ve şeker içermiyor – etinden et koparılmış gibi çığlık at ve geçen seferki gibi biraz dondurma vereceklerdir”
Çocuk bu sefer için biraz dondurma alabilir ama anne de bir sonraki sefer daha sinsi baskılar uygulayacak ve “eğer brokoli yemezsen, dondurma da yok” diyecektir.
Çocuk, uzun dönemdeki dondurma keyfi için, kısa süreli acı çekmenin mümkün olabileceğini öğrenir.
Annenin çocuğunu eğittiği bu mükemmel manzara aslında iki makinenin kendi genlerinin menfaati için birbirlerini ustaca idare etmesinden başka bir şey değildir.
4 Mart 2009 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)