Demek robot olmadığınızı düşünüyorsunuz
Biz hayatta kalma, yaşamı sürdürme makineleriyiz –
Adına “gen” denilen bencil molekülleri korumak amacı ile körlemesine programlanmış robot araçlar. Bu gerçek beni hala hayrete düşürür. Yıllardır biliyor olmama rağmen kabullenmekte zorluk çekerim.
Richard Dawkins – Bencil Gen
İnsan aklının kabul etmekte zorlanacağı en çetrefilli kavram birer robot olduğumuz düşüncesi – önceden programlanmış talimatları otomatik olarak yerine getiren makinelerden başka bir şey olmadığımız düşüncesi...
İnsanın, sebze doğrayıp çırpmaya programlanmış ve bundan başka bir şey de yapmayan bir mutfak robotu ile benzerlik gösterdiğini söyleyen bir makale okumak epey zor olmalı.
Ne de olsa, insan için en belirgin özelliklerden biri seçimlerimizi yapmakta serbest olduğumuz, hayatımızla ilgili ne istersek onu yaparız.
25 Mart 2009 Çarşamba
24 Mart 2009 Salı
Bölüm 2 - Giriş : “Serbest İrade” Denilen Gizem
Genelde gizemleri bilim çözer.
Ancak konu “serbest irade”ye geldiği zaman, gittikçe genişleyen bilgi dağarcığımız, çözdüğünden daha büyük bir gizem yaratıyor gibi.
Binlerce yıl boyunca, filozoflar ve bilim insanları insanın kendi hayatları ile ilgili istediğini yapıp yapmama konusunda gerçekten de özgür olup olmadıklarını tartıştı.
Bu tartışma o kadar uzun yıllar boyunca hararetle tartışıldı ki, iki tarafın da iddialarında zayıf bir halka bulmak zor gibi duruyor.
Ancak birinden biri yanılıyor olmalı çünkü iki taraf farklı yönlerde, uzlaşamaz durumda.
- Bir tarafta bizim, insan olmamızın getirdiği kişisel deneyimler
- Diğer tarafta ise...bilim
Kişisel deneyimlerimiz, “seçim yapma” konusunda serbest olduğumuzu söylüyor – dinimizi, siyasal görüşümüzü, bir suç işleyip işlememeyi seçebiliriz.
Öte taraftan bilim, bizim “bir torba kimyasal madde”den başka bir şey olmadığımız söylüyor – vücudumuz ve beynimiz tamamen atomlardan oluşuyor...başka da hiç bir şey yok.
Her birimizin içinde bu atomlar vücut faaliyetlerimizi oluşturmak için birlikte hareket ediyor:
Kasların hareketinden böbreğin kanı temizleme faaliyetlerine her şey bir dizi epey karmaşık, ancak bir o kadar da aşırı düzenli kimyasal faaliyetler sonucu oluyor.
Tabi, kimyasal tepkimelerde “seçim hürriyeti” söz konusu değil: iki atom karşılıklı etkileştiği zaman bu hemen ve otomatik olarak gerçekleşmektedir.
Ne olduğu hakkında bir şey düşünmedikleri gibi beyinden bir talimat da beklemezler; sadece etkileşirler.
Bu da iyi bir şey, çünkü böyle olmasa ne helikopter yapabilirdik, ne de cep telefonu.
Veya şimdi yaptığımız gibi kalkıp başka bir odaya gitme gücünü bulamazdık: Biz bacak kaslarımıza kasılma talimatı verdiğimizde, bunu davranışları belli kimyasallardan oluştuğu için yerine getirirler. Bu davranışların belli olma hali tamamen fizik kanunlarına bağımlıdır.
Peki o zaman nasıl “serbest irade”miz olacak?
Eğer atomlardan başka bir şey değilsek, vücudumuzdaki otomatik olarak çalışan atomların kontrolünü nasıl ele geçireceğiz?
“Serbest irade” sahibi olabilmek için bir parçamızın veya bölgemizin atomlardan başka bir şeyden oluşması gerekmez mi? Ki o parça da atomlara nasıl davranması gerektiğini söyleme özgürlüğüne sahip olsun.
Peki böyle ise, bu atomlardan oluşmayan parça, beynimizin hangi köşesinde? Ve eğer atomdan oluşmuyorsa, neyden oluşuyor?
Komik ama insan beyninin kendi atomlarını kontrol edebilme yeteneğine nasıl sahip olduğu konusunda hiç bir fikrimiz yok.
Şimdiye kadar hiç bir bilim adamı bu “serbest irade”nin nasıl bir mekanizma ile çalıştığı konusunda bir kanıt bulmayı başaramadı.
Fiziksel dünyanın doğası hakkında anlayabildiğimiz şeylere bakılırsa, bütün yaşantımız babamızın DNA’sının annemizin DNA’sı tanışmasından bu yana...veya daha kesin olmak gerekirse milyarlarca yıl önceki Büyük Patlama’dan bu yana, bir dizi kaçınılmaz kimyasal tepkimenin arka arkaya oluşmasından başka bir şey değil.
Geriye gidebildiğimiz en eski tarih Büyük Patlama çünkü Evren’deki atomların gelecekte nasıl hareket edeceğinin belirlendiği an o an.
Böylesine bir determinizm (gerekircilik) konusunda pek bir problem yok gibi.
Eğer söz konusu olan hava tahmini veya bir sonraki güneş tutulmasının tam zamanı ise bir problem yaşamıyoruz...
Artık insanlar bir gökbilimci çıkıp “bir sonraki tam güneş tutulması 22 Temmuz 2009’da olacak ve 6 dakika sürecek” dediği zaman “hadi canım nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?” demiyor. Doğru hesap kitap yapıldığı zaman gelecekle ilgili tahminler artık tahmin olmaktan çıkıyor.
Peki bu determinizm insan yaşantısına uygulandığı zaman ne oluyor?
Evren’in ilk düzeneği belki bir Tanrı tarafından yaratıldı, belki de bilimin kanunları çerçevesinde kendiliğinden oluştu. Hangi seçenek olursa olsun, bu aşamadan sonrası bilimin kanunlarına uygun olarak gelişti. Bu durumda da nasıl kendi kaderlerimizin efendisi olabildiğimizi görebilmek zorlaşıyor.
Stephen Hawking
Eğer Fizik kanunlarını kendi yaşantınıza uygularsanız, zamanın ilk anından bu yana, tam da şu anda bu satırı okuyor olacağınızın kaçınılmaz olduğu sonucuna varırsınız.
Bu düşünce çok saçma. Olanaksız derecede garip.
Tabii ki biz insanlar bir dizi kimyasal tepkimeden daha fazlasıyız. Tabii ki biz insanlar kendi kararlarımızı verme konusunda özgürüz... Ne yapmak istediğimize karar verme konusunda bir yeteneğimiz olduğu çok açık.
Ama nasıl? Bu yeteneğe nasıl sahip olmuş olabiliriz?
Eğer, çok inandığımız bu özgürlüğümüz varsa, insan beyni, bilinen Evren’de, kendini oluşturan kimyasal tepkimeleri kontrol edebilen tek yapı olacaktır.
İşte bu, hem filozofların hem de bilim insanlarının bocalamasına sebep olan bir soru: Seçme yeteneğimiz konusundaki sezgilerimiz o kadar güçlü ki, bu özgürlüğümüzün nasıl varolduğu konusunda fizik bilgimizde boşluklar arıyoruz.
Diyoruz ki “Biz özgür olduğumuzu biliyoruz, demek ki keşfetmemizi bekleyen bir bilimsel açıklama var”
Peki ya bilim değil de yanılan kişisel deneylerimizde?
Fizik kurallarını alt-üst etmeye çalışmak yerine “serbest irade” konusundaki tecrübemizi sorgulasak daha basit olmayacak mı?
Ne de olsa bu "serbest irade"yi bilimsel olarak hiç ölçmedik, ispatlamadık, sadece öyle olduğunu varsaydık.
Ya seçme yeteneğimiz bir yanılsama ise?
Bir seçim yaptığımızı düşündüğümüz zamanlarda, aslında çok önceden programlanmış talimatlara uyduğumuzu gösterebilsek...binlerce yıllık bir gizemi çözmüş olmayacak mıyız?
Ancak konu “serbest irade”ye geldiği zaman, gittikçe genişleyen bilgi dağarcığımız, çözdüğünden daha büyük bir gizem yaratıyor gibi.
Binlerce yıl boyunca, filozoflar ve bilim insanları insanın kendi hayatları ile ilgili istediğini yapıp yapmama konusunda gerçekten de özgür olup olmadıklarını tartıştı.
Bu tartışma o kadar uzun yıllar boyunca hararetle tartışıldı ki, iki tarafın da iddialarında zayıf bir halka bulmak zor gibi duruyor.
Ancak birinden biri yanılıyor olmalı çünkü iki taraf farklı yönlerde, uzlaşamaz durumda.
- Bir tarafta bizim, insan olmamızın getirdiği kişisel deneyimler
- Diğer tarafta ise...bilim
Kişisel deneyimlerimiz, “seçim yapma” konusunda serbest olduğumuzu söylüyor – dinimizi, siyasal görüşümüzü, bir suç işleyip işlememeyi seçebiliriz.
Öte taraftan bilim, bizim “bir torba kimyasal madde”den başka bir şey olmadığımız söylüyor – vücudumuz ve beynimiz tamamen atomlardan oluşuyor...başka da hiç bir şey yok.
Her birimizin içinde bu atomlar vücut faaliyetlerimizi oluşturmak için birlikte hareket ediyor:
Kasların hareketinden böbreğin kanı temizleme faaliyetlerine her şey bir dizi epey karmaşık, ancak bir o kadar da aşırı düzenli kimyasal faaliyetler sonucu oluyor.
Tabi, kimyasal tepkimelerde “seçim hürriyeti” söz konusu değil: iki atom karşılıklı etkileştiği zaman bu hemen ve otomatik olarak gerçekleşmektedir.
Ne olduğu hakkında bir şey düşünmedikleri gibi beyinden bir talimat da beklemezler; sadece etkileşirler.
Bu da iyi bir şey, çünkü böyle olmasa ne helikopter yapabilirdik, ne de cep telefonu.
Veya şimdi yaptığımız gibi kalkıp başka bir odaya gitme gücünü bulamazdık: Biz bacak kaslarımıza kasılma talimatı verdiğimizde, bunu davranışları belli kimyasallardan oluştuğu için yerine getirirler. Bu davranışların belli olma hali tamamen fizik kanunlarına bağımlıdır.
Peki o zaman nasıl “serbest irade”miz olacak?
Eğer atomlardan başka bir şey değilsek, vücudumuzdaki otomatik olarak çalışan atomların kontrolünü nasıl ele geçireceğiz?
“Serbest irade” sahibi olabilmek için bir parçamızın veya bölgemizin atomlardan başka bir şeyden oluşması gerekmez mi? Ki o parça da atomlara nasıl davranması gerektiğini söyleme özgürlüğüne sahip olsun.
Peki böyle ise, bu atomlardan oluşmayan parça, beynimizin hangi köşesinde? Ve eğer atomdan oluşmuyorsa, neyden oluşuyor?
Komik ama insan beyninin kendi atomlarını kontrol edebilme yeteneğine nasıl sahip olduğu konusunda hiç bir fikrimiz yok.
Şimdiye kadar hiç bir bilim adamı bu “serbest irade”nin nasıl bir mekanizma ile çalıştığı konusunda bir kanıt bulmayı başaramadı.
Fiziksel dünyanın doğası hakkında anlayabildiğimiz şeylere bakılırsa, bütün yaşantımız babamızın DNA’sının annemizin DNA’sı tanışmasından bu yana...veya daha kesin olmak gerekirse milyarlarca yıl önceki Büyük Patlama’dan bu yana, bir dizi kaçınılmaz kimyasal tepkimenin arka arkaya oluşmasından başka bir şey değil.
Geriye gidebildiğimiz en eski tarih Büyük Patlama çünkü Evren’deki atomların gelecekte nasıl hareket edeceğinin belirlendiği an o an.
Böylesine bir determinizm (gerekircilik) konusunda pek bir problem yok gibi.
Eğer söz konusu olan hava tahmini veya bir sonraki güneş tutulmasının tam zamanı ise bir problem yaşamıyoruz...
Artık insanlar bir gökbilimci çıkıp “bir sonraki tam güneş tutulması 22 Temmuz 2009’da olacak ve 6 dakika sürecek” dediği zaman “hadi canım nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?” demiyor. Doğru hesap kitap yapıldığı zaman gelecekle ilgili tahminler artık tahmin olmaktan çıkıyor.
Peki bu determinizm insan yaşantısına uygulandığı zaman ne oluyor?
Evren’in ilk düzeneği belki bir Tanrı tarafından yaratıldı, belki de bilimin kanunları çerçevesinde kendiliğinden oluştu. Hangi seçenek olursa olsun, bu aşamadan sonrası bilimin kanunlarına uygun olarak gelişti. Bu durumda da nasıl kendi kaderlerimizin efendisi olabildiğimizi görebilmek zorlaşıyor.
Stephen Hawking
Eğer Fizik kanunlarını kendi yaşantınıza uygularsanız, zamanın ilk anından bu yana, tam da şu anda bu satırı okuyor olacağınızın kaçınılmaz olduğu sonucuna varırsınız.
Bu düşünce çok saçma. Olanaksız derecede garip.
Tabii ki biz insanlar bir dizi kimyasal tepkimeden daha fazlasıyız. Tabii ki biz insanlar kendi kararlarımızı verme konusunda özgürüz... Ne yapmak istediğimize karar verme konusunda bir yeteneğimiz olduğu çok açık.
Ama nasıl? Bu yeteneğe nasıl sahip olmuş olabiliriz?
Eğer, çok inandığımız bu özgürlüğümüz varsa, insan beyni, bilinen Evren’de, kendini oluşturan kimyasal tepkimeleri kontrol edebilen tek yapı olacaktır.
İşte bu, hem filozofların hem de bilim insanlarının bocalamasına sebep olan bir soru: Seçme yeteneğimiz konusundaki sezgilerimiz o kadar güçlü ki, bu özgürlüğümüzün nasıl varolduğu konusunda fizik bilgimizde boşluklar arıyoruz.
Diyoruz ki “Biz özgür olduğumuzu biliyoruz, demek ki keşfetmemizi bekleyen bir bilimsel açıklama var”
Peki ya bilim değil de yanılan kişisel deneylerimizde?
Fizik kurallarını alt-üst etmeye çalışmak yerine “serbest irade” konusundaki tecrübemizi sorgulasak daha basit olmayacak mı?
Ne de olsa bu "serbest irade"yi bilimsel olarak hiç ölçmedik, ispatlamadık, sadece öyle olduğunu varsaydık.
Ya seçme yeteneğimiz bir yanılsama ise?
Bir seçim yaptığımızı düşündüğümüz zamanlarda, aslında çok önceden programlanmış talimatlara uyduğumuzu gösterebilsek...binlerce yıllık bir gizemi çözmüş olmayacak mıyız?
Etiketler:
atom,
determinizm,
özgür irade,
serbest irade
23 Mart 2009 Pazartesi
Bölüm 3 - “Serbest İrade” Yanılsaması
Bu kitapta, bir karar verdiğinizde neler olduğuna biraz daha yakından bakmanız isteniyor.
Nöronların ateşlenmesi, elektronların beyninizin içinde dolaşması şeklindeki bilimsel sürece değil de, sizin o andaki kişisel tecrübelerinize odaklanmanız isteniyor.
İçinden geçtiğiniz bu süreçte, verdiğiniz karar ister TV kanalını değiştirmek, isterseniz de eşinizi öldürmek olsun (tabi yapmayın böyle bir şey), bütün yaptığınızın aslında verilen talimatları yerine getirmekten başka bir şey olmadığını görmek aşırı derecede şaşırtıcı olacaktır.
Böylece, bu talimatların nereden geldiğini ve en başından nasıl yazıldığını inceleyerek, Büyük Patlama ile başlayan kimyasal tepkimeler zinciri arasında doğrudan bir bağlantı kurabiliriz.
Bu sayede, bu otomatik ve önceden belirlenmiş kimyasal tepkimelerin nasıl bu kadar karmaşık hale gelip, kendi kendisinin arka bahçesi hakkında araştırmalara nasıl girebileceğini görürüz.
Ve işte o zaman hepimizin robot olduğu düşüncesi ile yüzleşebiliriz.
Bilinçli robotlar ama gene de robot işte.
Bu düşünce komik geliyor değil mi ?
Tabii ki komik...
Ama bundan 2000 sene önce Akropolis’te bazı Yunan matematikçilerin, dünyanın düz değil de yuvarlak olduğu konusunda sizin atalarınızı ikna etmeye çalıştığında verecekleri tepkiyi düşünün...koskoca bir boşlukta duran koskoca bir topa benziyormuş meğer dünya.
Veya yıldızlar o kadar uzaktaymış ki, gece ışığını gördüğümüz bazı yıldızlar meğer milyonlarca yıl önceki hali ile gözüküyormuş bize..ve o yıldızlar bizim dünyamızdaki dinazorlarla aynı zamanda ortadan kaybolmuşlar.
Kendimizi robot olarak görmek, insanın ne olduğunu daha iyi anlamak için verimli bir yol gibi gelmiyor değil mi?
Ama yine de tercihlerimizin nasıl şekillendiği konusundaki mekanizmayı incelemek günlük yaşantımızdaki problem ve hayal kırıklıklarına yeni anlayışlar getirebilir : Belki de mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamanın zorluğunun sebebinin aslında insanların uzun süre ile mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamak için tasarlanmadığındandır.
Şansımıza, bizi kontrol eden düzeneği anlamak, aynı zamanda o düzeneğin zayıf bir tarafının ortaya çıkması ile sağlanıyor...o zayıf taraf sayesinde bir gün, şu anda sadece rüyasını gördüğümüz bir hayata doğru geliştirebileceğiz yaşantılarımızı.
Nöronların ateşlenmesi, elektronların beyninizin içinde dolaşması şeklindeki bilimsel sürece değil de, sizin o andaki kişisel tecrübelerinize odaklanmanız isteniyor.
İçinden geçtiğiniz bu süreçte, verdiğiniz karar ister TV kanalını değiştirmek, isterseniz de eşinizi öldürmek olsun (tabi yapmayın böyle bir şey), bütün yaptığınızın aslında verilen talimatları yerine getirmekten başka bir şey olmadığını görmek aşırı derecede şaşırtıcı olacaktır.
Böylece, bu talimatların nereden geldiğini ve en başından nasıl yazıldığını inceleyerek, Büyük Patlama ile başlayan kimyasal tepkimeler zinciri arasında doğrudan bir bağlantı kurabiliriz.
Bu sayede, bu otomatik ve önceden belirlenmiş kimyasal tepkimelerin nasıl bu kadar karmaşık hale gelip, kendi kendisinin arka bahçesi hakkında araştırmalara nasıl girebileceğini görürüz.
Ve işte o zaman hepimizin robot olduğu düşüncesi ile yüzleşebiliriz.
Bilinçli robotlar ama gene de robot işte.
Bu düşünce komik geliyor değil mi ?
Tabii ki komik...
Ama bundan 2000 sene önce Akropolis’te bazı Yunan matematikçilerin, dünyanın düz değil de yuvarlak olduğu konusunda sizin atalarınızı ikna etmeye çalıştığında verecekleri tepkiyi düşünün...koskoca bir boşlukta duran koskoca bir topa benziyormuş meğer dünya.
Veya yıldızlar o kadar uzaktaymış ki, gece ışığını gördüğümüz bazı yıldızlar meğer milyonlarca yıl önceki hali ile gözüküyormuş bize..ve o yıldızlar bizim dünyamızdaki dinazorlarla aynı zamanda ortadan kaybolmuşlar.
Kendimizi robot olarak görmek, insanın ne olduğunu daha iyi anlamak için verimli bir yol gibi gelmiyor değil mi?
Ama yine de tercihlerimizin nasıl şekillendiği konusundaki mekanizmayı incelemek günlük yaşantımızdaki problem ve hayal kırıklıklarına yeni anlayışlar getirebilir : Belki de mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamanın zorluğunun sebebinin aslında insanların uzun süre ile mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamak için tasarlanmadığındandır.
Şansımıza, bizi kontrol eden düzeneği anlamak, aynı zamanda o düzeneğin zayıf bir tarafının ortaya çıkması ile sağlanıyor...o zayıf taraf sayesinde bir gün, şu anda sadece rüyasını gördüğümüz bir hayata doğru geliştirebileceğiz yaşantılarımızı.
22 Mart 2009 Pazar
Bölüm 4 - Bilinçli Robot’un Hikayesi
Bölüm 1: Dünyayı ele geçirmek için bir makine yapmak
Evvel zaman içinde, çok uzak olmayan bir galakside..bir robot yaratıldı. Görevi dünyayı ele geçirmekti.
Başlangıçta robot görevinde o kadar başarılı değildi. Yaratıcıları ona bir sürü yetenek vermişti – basit aletleri tutabilmek için el, yemeye değer şeyleri ufak parçalar haline getirebilmek için dişler gibi.
Ama hala savunmasızdı; iklim değişikliklerine karşı savunmasız, yiyecek sıkıntısına karşı savunmasız, dünyayı ele geçirmeye çalışan diğer makinelere karşı savunmasız.
Böylece yaratıcıları robota bir değişiklik yükledi. Bu değişiklik robota yeni biri düşünce tarzı verdi: ki sonra bu düşünce tarzı, “bilinç” olarak adlandırılmaya başlandı.
Robotun yeni “bilinci” plan yapmak ve yaratıcı olmak için oldukça yararlı idi. “Şöyle olsa, nasıl olur acaba?” sorusunun yanıtını gözünde canlandırabiliyor, ve olası sonuçların, dünyayı ele geçirmesi şansı için iyi olup olmayacağı hakkında bir fikir sahibi olabiliyordu.
İşte bu bütün farkı yaratan aşama oldu.
Çok kısa bir süre içinde bilinçli aklını kullanarak ateşe hükmetmeyi, kendi yiyeceğini yetiştirmeyi ve yoluna çıkan diğer makineleri yok etmeyi öğrendi.
Bilinçli Robot’un dünyayı ele geçirmesi uzun sürmedi.
Bölüm 2: Makine, makine olduğunun farkına varıyor
Şimdiye kadar robotun “Bilinçli Aklı” robotun neler yapması gerektiği konusunda o kadar çok karar veriyordu ki, sorumlu kişinin kendisi olduğunu düşünmeye başladı.
“Ne isterse yapabileceğini” düşünmeye başladı; kendi başına buyruk bir araç olduğunu ve ilk programcılarına bağlanmak zorunda olmadığını düşündü.
Ve bir gün, sadece bir robot olduğunu anladı.
Adına “gen” denilen, ufak moleküllerin yaşaması için “hayatta kalma makinesi” olarak yaratıldığını keşfetti.
Genler – veya evrim – robotu yaratmış ve dünyayı ele geçirmesi için ona bir zeka vermişti.
Bütün olup biten de bundan başka bir şey değildi..
Bu tabi epeyce şaşırtıcı oldu.
Bilinçli Robot’umuz eskiden, özel olduğunu ve dünyanın özellikle onun için yaratıldığını düşünüyordu.
Gerçekten de robot etrafındaki dünyanın, kendisi olmadan, neye benzeyeceğini düşünmekte zorlanıyordu.
Bu dünya onsuz olamazdı, hatta kendisi ölse bile onun Bilinçli Zekası, Daha İyi Bir Yer’de yaşamaya devam edecek veya yeni bir robota tekrar yüklenecekti.
Böylece varlığının gerçek doğasını öğrendiğinde, daha önce kabullendiği bazı şeyleri tekrar düşünmek zorunda kaldı.
Ve düşündüğü şeylerden biri de “komuta kademesinde” kimin olduğu idi.
Kararları kim veriyordu?
Bir zamanlar çok sağlam bir içgüdü ile kararları kendisinin verdiğine inanıyordu ama şimdi bu durum, nasıl ve niye yaratıldığı konusunda yeni bilgileri ile uyuşmuyordu.
Ve büyük soru şu oldu:
Nasıl kontrol ediliyor?
Nasıl oluyor da kararları kendi vermediği halde kendi veriyormuş olduğuna ikna oluyor?
Bölüm 3: Robot nasıl kontrol edildiğini anlıyor
Robot, her zaman duyguların ne kadar önemli olduğunu biliyordu. “Ne olduğu”ndan daha çok “nasıl hissettiği”nin önemli olduğunu biliyordu.
Ama gene de bir sebeple, kendisinin sadece bir bilinçli robot olduğunu anlayana kadar, kendini iyi hissetmenin tek yolunun etrafındaki dünyayı kontrol etmekten geçtiğini düşünüyordu.
Sonra “nasıl hissettiği”nin kendi beynini nasıl kontrol ettiğinden geçtiğini farketti...
Dış dünyada bir şey olduğunda bu tamamen onun beyninin kendini kötü hissetmesine sebep olması için programlanmış olmasından kaynaklanıyordu.
Nasıl hissettiği, - mutlu mu üzüntülü mü, neşeli mi perişan mı – dış dünya ile nasıl bir ilişki içinde olduğunun otomatik bir sonucu değildi.
Bu, onun bilinçli seçimlerinin nasıl kontrol edildiğinin yöntemiydi.
Tabi bu biraz alışmayı gerektiriyordu.
Bölüm 4: Kontrolü ele almak
Ama sonra robot nasıl kontrol edildiğini anlamanın bazı belirgin dezavantajlarını gördü.
Belki de ona hayatta istediklerine ulaşmanın daha iyi bir yolunu göstermişti.
Ne de olsa, dünyaya o kadar da kolayca hükmedilemiyordu. Herşeyi yoluna koyduğunu düşündüğün anda, bir yerlerde bir şeyler ortalığı berbat etmeye yetiyordu.
Nasıl oluyor da nasıl hissettiğini doğrudan kontrol edemiyordu?
Ne de olsa, bu duygular kendi kafasının içinde sürüp giden bir şeylerin sonucuydu.
Robot bu duygulara neyin sebep olduğundan emin değildi – beyin hücreleri arasında şimşekler çakıyor, kimyasallar serbest bırakılıyor..ama ne olursa olsun beyninin içinde büyülü bir şeyler değil fiziksel bir şeyler oluyordu.
Peki, bunların ne olduğunu bulmak kolay değil ama sonuçta bizler başka gezegenlere uzay gemisi göndermiş insanlarız. Bu ondan daha karşık olacak değil ya ?
Böylece bir gün, Robot dış-dünyayı kontrol etmek yerine, iç-dünyayı kontrol etmek için çalışmalara başladı.
Programcılarının kurallarına göre oynamayı bıraktı, kontrolü nasıl ele alabileceği konusunda çalışmalara başladı. Önemli olan tek şeyin nasıl kontrol edebileceğinin peşindeydi – nasıl hissettiğinin.
Ve sonunda, Robot beyinin nasıl çalıştığını keşfetti.
Beynini kontrol edebilirse, bir daha korku nedir bilmeyecek, hiç bir şeyden endişe, pişmanlık veya suçluluk duymayacaktı.
Artık sadece yaşamak istediği duygular yaşayacaktı – sevinç, mutluluk, bir başka robota sarıldığı zaman duyacağı sıcak, samimi duygular...
Ve sonunda Bilinçli Robot erdi muradına, biz çıktık kerevetine. Bilinçli Robotumuz da mutluluk içinde yaşamaya devam etsin.
Evvel zaman içinde, çok uzak olmayan bir galakside..bir robot yaratıldı. Görevi dünyayı ele geçirmekti.
Başlangıçta robot görevinde o kadar başarılı değildi. Yaratıcıları ona bir sürü yetenek vermişti – basit aletleri tutabilmek için el, yemeye değer şeyleri ufak parçalar haline getirebilmek için dişler gibi.
Ama hala savunmasızdı; iklim değişikliklerine karşı savunmasız, yiyecek sıkıntısına karşı savunmasız, dünyayı ele geçirmeye çalışan diğer makinelere karşı savunmasız.
Böylece yaratıcıları robota bir değişiklik yükledi. Bu değişiklik robota yeni biri düşünce tarzı verdi: ki sonra bu düşünce tarzı, “bilinç” olarak adlandırılmaya başlandı.
Robotun yeni “bilinci” plan yapmak ve yaratıcı olmak için oldukça yararlı idi. “Şöyle olsa, nasıl olur acaba?” sorusunun yanıtını gözünde canlandırabiliyor, ve olası sonuçların, dünyayı ele geçirmesi şansı için iyi olup olmayacağı hakkında bir fikir sahibi olabiliyordu.
İşte bu bütün farkı yaratan aşama oldu.
Çok kısa bir süre içinde bilinçli aklını kullanarak ateşe hükmetmeyi, kendi yiyeceğini yetiştirmeyi ve yoluna çıkan diğer makineleri yok etmeyi öğrendi.
Bilinçli Robot’un dünyayı ele geçirmesi uzun sürmedi.
Bölüm 2: Makine, makine olduğunun farkına varıyor
Şimdiye kadar robotun “Bilinçli Aklı” robotun neler yapması gerektiği konusunda o kadar çok karar veriyordu ki, sorumlu kişinin kendisi olduğunu düşünmeye başladı.
“Ne isterse yapabileceğini” düşünmeye başladı; kendi başına buyruk bir araç olduğunu ve ilk programcılarına bağlanmak zorunda olmadığını düşündü.
Ve bir gün, sadece bir robot olduğunu anladı.
Adına “gen” denilen, ufak moleküllerin yaşaması için “hayatta kalma makinesi” olarak yaratıldığını keşfetti.
Genler – veya evrim – robotu yaratmış ve dünyayı ele geçirmesi için ona bir zeka vermişti.
Bütün olup biten de bundan başka bir şey değildi..
Bu tabi epeyce şaşırtıcı oldu.
Bilinçli Robot’umuz eskiden, özel olduğunu ve dünyanın özellikle onun için yaratıldığını düşünüyordu.
Gerçekten de robot etrafındaki dünyanın, kendisi olmadan, neye benzeyeceğini düşünmekte zorlanıyordu.
Bu dünya onsuz olamazdı, hatta kendisi ölse bile onun Bilinçli Zekası, Daha İyi Bir Yer’de yaşamaya devam edecek veya yeni bir robota tekrar yüklenecekti.
Böylece varlığının gerçek doğasını öğrendiğinde, daha önce kabullendiği bazı şeyleri tekrar düşünmek zorunda kaldı.
Ve düşündüğü şeylerden biri de “komuta kademesinde” kimin olduğu idi.
Kararları kim veriyordu?
Bir zamanlar çok sağlam bir içgüdü ile kararları kendisinin verdiğine inanıyordu ama şimdi bu durum, nasıl ve niye yaratıldığı konusunda yeni bilgileri ile uyuşmuyordu.
Ve büyük soru şu oldu:
Nasıl kontrol ediliyor?
Nasıl oluyor da kararları kendi vermediği halde kendi veriyormuş olduğuna ikna oluyor?
Bölüm 3: Robot nasıl kontrol edildiğini anlıyor
Robot, her zaman duyguların ne kadar önemli olduğunu biliyordu. “Ne olduğu”ndan daha çok “nasıl hissettiği”nin önemli olduğunu biliyordu.
Ama gene de bir sebeple, kendisinin sadece bir bilinçli robot olduğunu anlayana kadar, kendini iyi hissetmenin tek yolunun etrafındaki dünyayı kontrol etmekten geçtiğini düşünüyordu.
Sonra “nasıl hissettiği”nin kendi beynini nasıl kontrol ettiğinden geçtiğini farketti...
Dış dünyada bir şey olduğunda bu tamamen onun beyninin kendini kötü hissetmesine sebep olması için programlanmış olmasından kaynaklanıyordu.
Nasıl hissettiği, - mutlu mu üzüntülü mü, neşeli mi perişan mı – dış dünya ile nasıl bir ilişki içinde olduğunun otomatik bir sonucu değildi.
Bu, onun bilinçli seçimlerinin nasıl kontrol edildiğinin yöntemiydi.
Tabi bu biraz alışmayı gerektiriyordu.
Bölüm 4: Kontrolü ele almak
Ama sonra robot nasıl kontrol edildiğini anlamanın bazı belirgin dezavantajlarını gördü.
Belki de ona hayatta istediklerine ulaşmanın daha iyi bir yolunu göstermişti.
Ne de olsa, dünyaya o kadar da kolayca hükmedilemiyordu. Herşeyi yoluna koyduğunu düşündüğün anda, bir yerlerde bir şeyler ortalığı berbat etmeye yetiyordu.
Nasıl oluyor da nasıl hissettiğini doğrudan kontrol edemiyordu?
Ne de olsa, bu duygular kendi kafasının içinde sürüp giden bir şeylerin sonucuydu.
Robot bu duygulara neyin sebep olduğundan emin değildi – beyin hücreleri arasında şimşekler çakıyor, kimyasallar serbest bırakılıyor..ama ne olursa olsun beyninin içinde büyülü bir şeyler değil fiziksel bir şeyler oluyordu.
Peki, bunların ne olduğunu bulmak kolay değil ama sonuçta bizler başka gezegenlere uzay gemisi göndermiş insanlarız. Bu ondan daha karşık olacak değil ya ?
Böylece bir gün, Robot dış-dünyayı kontrol etmek yerine, iç-dünyayı kontrol etmek için çalışmalara başladı.
Programcılarının kurallarına göre oynamayı bıraktı, kontrolü nasıl ele alabileceği konusunda çalışmalara başladı. Önemli olan tek şeyin nasıl kontrol edebileceğinin peşindeydi – nasıl hissettiğinin.
Ve sonunda, Robot beyinin nasıl çalıştığını keşfetti.
Beynini kontrol edebilirse, bir daha korku nedir bilmeyecek, hiç bir şeyden endişe, pişmanlık veya suçluluk duymayacaktı.
Artık sadece yaşamak istediği duygular yaşayacaktı – sevinç, mutluluk, bir başka robota sarıldığı zaman duyacağı sıcak, samimi duygular...
Ve sonunda Bilinçli Robot erdi muradına, biz çıktık kerevetine. Bilinçli Robotumuz da mutluluk içinde yaşamaya devam etsin.
Etiketler:
bencil gen,
evrim,
hayatta kalma makinesi
21 Mart 2009 Cumartesi
Bölüm 5 - Hayatın Anlamı
İnsan beynine birazcık düşünmek için zaman verin, aynı noktaya yönelecektir.
Niye varım? Bütün bunların anlamı ne? Hayatımı yaşamak için daha iyi bir yol var mı?
Genelde bu sorular, boşa kürek çekmekten başka bir şey ifade etmez – entelleküel bir tartışma veya bir din adamı ile sohbet gibi.
Ama bazen de pratik çözümler gerektiren daha ciddi sorulara yol açabilir: “Yolunda gitmeyen ne?” diye sorarız. “Niye benim hayatım olması gerektiği kadar iyi değil?”
Filmlerinin olağan üstü gişe başarılarından sonra, oyuncu ve Oscar ödüllü yönetmen Mel Gibson her şeye sahipmiş gibi görünüyordu: Kendi seçtiği bir kariyerde muhteşem başarılar ve gördüğümüz kadarı ile çok mutlu bir aile yaşantısı.
Çoğumuz için, böyle bir hayat daha iyi olamaz: karşılıklı sevgi, istediği her şeyi yapabileceği bir özgürlük, karşılaştığı insanlardan gördüğü saygı ve hayranlık.
Harika gibi.
Ama meğerse değilmiş.
Niye “The Passion of The Christ” filmine 30 milyon dolar yatırdığını soran gazetecilere “Kendimi korkunç ve tecrit edilmiş bir boşlukta tuzağa düşürülmüş gibi hissettim” diyor?
Boşluk mu? Böyle bir hayat nasıl boş olabilir?
Demek ki, bizim “Mel Gibson’ın sahip olduklarına sahip olmak acaba nasıl bir şey” algımızla “Mel Gibson olmak” aynı şey değil.
Hayatın Anlamına Dini Yanıt
Mel Gibson için kişisel olarak “hayatın anlamı” açık gibi.
Din, bizim büyük sorularımıza cevap veriyor gibi : Niye varolduğumuzu biliyoruz.
Bu dünyada bir sebeple varız ve bu hayatı daha iyi yaşamanın gerçekten de bir yolu var.
Nasıl davranmamız gerektiği konusunda açık talimatlarımız var.
Ve bu talimatlara uyarsak da ancak hayallerimizde olan her şeyin bulunduğu bir yerde ödülümüz var.
Peki bilim ne diyor? Din bizim “büyük” problemlerimizin “üstesinden geliyor” açıklama ve detaylı çözümler sunuyorken – bilim hiç yardımcı olmuyor gibi.
Bu biraz şaşırtıcı.
Ne de olsa bilimsel yöntem yıllar boyunca insanlığa epeyce iyi hizmetlerde bulundu.
Yaşam süremizi iki katına çıkardı, aya insan gönderdi, tuvaletlerimizi bahçeden evin içine taşıdı ve işimizi görürken de konuşmalarımızı sürdüreceğimiz cep telefonları icat etti. 21. Yüzyılda bu yaşadıklarımızı dedelerimiz hayal bile edemezdi.
Sıcak duş, merkezi ısıtma, bilgisayarlar, arabalar, elektrik, en yakın acil merkezinin bir telefon uzaklıkta olması gibi özelliklerden hangimiz uzak kalabiliriz? Ve bütün bunlar için de bilime çok teşekkür ediyoruz.
İyi de bütün bunlara rağmen, biz hayatta “başka şeyler”e daha fazla ihtiyaç duyduğumuzu hissettiğimizde bilim nerede?
Hayatın Anlamına Bilimsel Yanıt
Tabi ki “Hayatın Anlamı” için gayet bilimsel bir yanıt var.
Ama, adına evrim denilen körlemesine ve düşünmeyen bir süreç sonucunda yaratılmış olduğumuzu bilmek o kadar da yardımcı olmuyor.
Evrimin bize öğrettiği tek şey hayatımızın bir anlamı olmadığı...sadece böyle olması gerektiği için böyle – ne bir amaç, ne bir anlam...
Bizim umut ettiğimiz böyle bir cevap değil.
“Hayatın Anlamı” bize yardımcı olmalı, yanıtlar vermeli, çözümler sunmalı. “Daha az hamur işi ye, daha fazla spor yap”tan daha fazla bir şeyler olmalı.
Tamam bu da önemli ve anlamlı ama aradığımız “Büyük Yanıt” bu değil.
Görünüşe göre bilim, iş ruhlarımızı gözetlemeye ve insan olmanın anlamına geldiğinde biraz zayıf kalıyor.
Veya biz öyle düşünüyoruz.
Ama bizim algımız yanlış.
Bilim hayatın anlamını biliyor. Mel Gibson’un niye mükemmel hayatından mutlu olmadığını biliyor.
Ve bilim hayatımızı daha iyi nasıl yaşayabileceğimizi de biliyor.
Yanıtları doğru anlamak konusunda tek problem, robot olduğumuzu kabullenmek.
Tamam bilinçli robotlarız ama gene de robot işte.
Niye varım? Bütün bunların anlamı ne? Hayatımı yaşamak için daha iyi bir yol var mı?
Genelde bu sorular, boşa kürek çekmekten başka bir şey ifade etmez – entelleküel bir tartışma veya bir din adamı ile sohbet gibi.
Ama bazen de pratik çözümler gerektiren daha ciddi sorulara yol açabilir: “Yolunda gitmeyen ne?” diye sorarız. “Niye benim hayatım olması gerektiği kadar iyi değil?”
Filmlerinin olağan üstü gişe başarılarından sonra, oyuncu ve Oscar ödüllü yönetmen Mel Gibson her şeye sahipmiş gibi görünüyordu: Kendi seçtiği bir kariyerde muhteşem başarılar ve gördüğümüz kadarı ile çok mutlu bir aile yaşantısı.
Çoğumuz için, böyle bir hayat daha iyi olamaz: karşılıklı sevgi, istediği her şeyi yapabileceği bir özgürlük, karşılaştığı insanlardan gördüğü saygı ve hayranlık.
Harika gibi.
Ama meğerse değilmiş.
Niye “The Passion of The Christ” filmine 30 milyon dolar yatırdığını soran gazetecilere “Kendimi korkunç ve tecrit edilmiş bir boşlukta tuzağa düşürülmüş gibi hissettim” diyor?
Boşluk mu? Böyle bir hayat nasıl boş olabilir?
Demek ki, bizim “Mel Gibson’ın sahip olduklarına sahip olmak acaba nasıl bir şey” algımızla “Mel Gibson olmak” aynı şey değil.
Hayatın Anlamına Dini Yanıt
Mel Gibson için kişisel olarak “hayatın anlamı” açık gibi.
Din, bizim büyük sorularımıza cevap veriyor gibi : Niye varolduğumuzu biliyoruz.
Bu dünyada bir sebeple varız ve bu hayatı daha iyi yaşamanın gerçekten de bir yolu var.
Nasıl davranmamız gerektiği konusunda açık talimatlarımız var.
Ve bu talimatlara uyarsak da ancak hayallerimizde olan her şeyin bulunduğu bir yerde ödülümüz var.
Peki bilim ne diyor? Din bizim “büyük” problemlerimizin “üstesinden geliyor” açıklama ve detaylı çözümler sunuyorken – bilim hiç yardımcı olmuyor gibi.
Bu biraz şaşırtıcı.
Ne de olsa bilimsel yöntem yıllar boyunca insanlığa epeyce iyi hizmetlerde bulundu.
Yaşam süremizi iki katına çıkardı, aya insan gönderdi, tuvaletlerimizi bahçeden evin içine taşıdı ve işimizi görürken de konuşmalarımızı sürdüreceğimiz cep telefonları icat etti. 21. Yüzyılda bu yaşadıklarımızı dedelerimiz hayal bile edemezdi.
Sıcak duş, merkezi ısıtma, bilgisayarlar, arabalar, elektrik, en yakın acil merkezinin bir telefon uzaklıkta olması gibi özelliklerden hangimiz uzak kalabiliriz? Ve bütün bunlar için de bilime çok teşekkür ediyoruz.
İyi de bütün bunlara rağmen, biz hayatta “başka şeyler”e daha fazla ihtiyaç duyduğumuzu hissettiğimizde bilim nerede?
Hayatın Anlamına Bilimsel Yanıt
Tabi ki “Hayatın Anlamı” için gayet bilimsel bir yanıt var.
Ama, adına evrim denilen körlemesine ve düşünmeyen bir süreç sonucunda yaratılmış olduğumuzu bilmek o kadar da yardımcı olmuyor.
Evrimin bize öğrettiği tek şey hayatımızın bir anlamı olmadığı...sadece böyle olması gerektiği için böyle – ne bir amaç, ne bir anlam...
Bizim umut ettiğimiz böyle bir cevap değil.
“Hayatın Anlamı” bize yardımcı olmalı, yanıtlar vermeli, çözümler sunmalı. “Daha az hamur işi ye, daha fazla spor yap”tan daha fazla bir şeyler olmalı.
Tamam bu da önemli ve anlamlı ama aradığımız “Büyük Yanıt” bu değil.
Görünüşe göre bilim, iş ruhlarımızı gözetlemeye ve insan olmanın anlamına geldiğinde biraz zayıf kalıyor.
Veya biz öyle düşünüyoruz.
Ama bizim algımız yanlış.
Bilim hayatın anlamını biliyor. Mel Gibson’un niye mükemmel hayatından mutlu olmadığını biliyor.
Ve bilim hayatımızı daha iyi nasıl yaşayabileceğimizi de biliyor.
Yanıtları doğru anlamak konusunda tek problem, robot olduğumuzu kabullenmek.
Tamam bilinçli robotlarız ama gene de robot işte.
Etiketler:
bilimsel yanıt,
dini yanıt,
hayatın anlamı
20 Mart 2009 Cuma
Bölüm 6 - Bilim, Robot olmamız gerektiğini söylüyor
“Serbest İrade” kavramını yok etmeye yönelik ilk teşebbüs “atom”un varlığını bulan Eski Yunanlı’lardan geldi. Dünyadaki herşey, insan beyni dahil, bu bölünemez parçacıklardan oluşuyordu.
Bilimin bize öğrettiği ise her hangi bir atom veya molekülün davranış biçiminin fiziksel özellikleri ve fizik kanunlarına bağımlı olarak tamamen otomatik olduğudur.
Peki milyarlarca, tamamen otomatik, atomu bir araya getirerek nasıl insan oluşturulmuş olabilir..öyle bir şey yaratacaksınız ki bu hayatı kendi isteğine göre yaşayacak?
Bu soru filozofların ve bilim insanlarının yıllarca bocalamasına sebep oldu.
Eğer biz kendimiz atomdan başka bir şey değilsek, kendi otomatik atomlarımızı nasıl kontrol edebiliriz?
“Serbest İrade” sahibi olmak için, bu atomlardan bağımsız ve başka bir parçaya sahip olmamız gerekmez mi?
Ancak böyle bir parça bize bağımsız bir şekilde nasıl davranmamız gerektiğini söyleyebilir.
Öyleyse bu atomlardan oluşmayan bu parça beynimizin neresinde?
Ve atomlardan oluşmuyorsa neyden oluşuyor?
Tabi biz tartışmayı böyle sürdürüp giderken, filozof “dur, ben kahvemin yanına bir çörek alıp geleyim” diyerek “serbest irade” yi tekrar gün yüzüne çıkartabilir
Veya bilim yazarı Matt Ridley’in dediği gibi
“Şimdi ben, sırf istediğim için, arabama atlayıp Edinburgh’a gitme yeteneğine sahibim. Ben serbest irade sahibi bir aracıyım” – Matt Ridley, Genome
“Serbest İrade” sınıftan çıkıp gerçek hayata adım atma konusunda etkili olabilir.
Ama Charles Darwin ve onun Evrim teorisi de peşinden geldiğinde “Serbest İrade” gene problem yaratıyor:
Atomik seviyeyi unutun – biz “organizmanın bütünü” seviyesinde de serbest değiliz.
“Biz hayatta kalma makineleriyiz – gen denilen bencil molekülleri korumak için körlemesine programlanmış robotlarız” – Richard Dawkins, The Selfish Gene (Gen Bencildir, TÜBİTAK Yayınları)
Evrimin, serbest irade sahibi olup da istediğini yapabilecek bir hayvan yaratabileceği düşüncesi, kaynağına doğru akan sudan bahsetmek gibi bir şeydir.
Tesadüfen “Serbest İrade” geni bizim gözlerimizi, kulaklarımızı yaratan mutasyonlarla yaratmış olsa dahi doğal seçimde kazanamayacaktır.
Doğal seçim, tanımı gereği, hayatta kalma şansı şansını çoğaltan genleri seçer.
“Kafana göre takıl” gibi bir prensip kör aslanın görebilen aslanı yenmesine eşittir: Zehir içmek veya hızla giden trenin önüne atlamak için vazgeçilmez bir istek duymaya benzer.
Evrenin ilk tasarımı Tanrı tarafından seçilmiş veya bilimin kanunları ile kendiliğinden oluşmuş olabilir. Hangi seçenek olursa olsun, devamı, bilim kanunları çerçevesinde evrim tarafından belirlenmiştir. Bu da demektir ki kendi kaderimizin efendileri olduğumuzu görmek çok zor olacaktır. – Stephen Hawking
Peki o zaman, neler oluyor?
Bilimsel anlatımla bizim kişisel deneyimlerimiz arasındaki boşluk nasıl bu kadar büyük olabiliyor; çok anlamsız.
Bir tarafta “serbest irade”miz olduğunu biliyoruz ama öte tarafta da bu serbest iradeyi her kullandığımızda sadece fizik yasalarını değil insanın nasıl varolduğunu açıklayan bilimin tamamını alt-üst ediyoruz.
Yanıt ne?
Bir gün fizik yasalarını keşfedebileceğimize kendimizi ikna edebilir miyiz? Yoksa kendimiz hakkında düşünülemeyeni düşünmeye başlamanın vakti geldi mi?
Ya istediğimiz zaman arabaya atlayıp Edinburgh’a gitme olanağımız yoksa? Ya çörek yiyip yememe seçimi gerçekte bize kalmıyorsa?
Bunların hepsi birer yanılgı olabilir mi?
“Serbest İrade gerçek güdülerimizin neler olduğunu anlama yeteneksizliğimizden doğan bir yanılgıdır” – Charles Darwin’e ait olduğu söylenir.
Milyarlarca yıldır, kendi seçimlerimizi yaptığımızı zannederken, aslında doğal seleksiyonun dediklerini yapmış olabilir miyiz?
Bilimin bize öğrettiği ise her hangi bir atom veya molekülün davranış biçiminin fiziksel özellikleri ve fizik kanunlarına bağımlı olarak tamamen otomatik olduğudur.
Peki milyarlarca, tamamen otomatik, atomu bir araya getirerek nasıl insan oluşturulmuş olabilir..öyle bir şey yaratacaksınız ki bu hayatı kendi isteğine göre yaşayacak?
Bu soru filozofların ve bilim insanlarının yıllarca bocalamasına sebep oldu.
Eğer biz kendimiz atomdan başka bir şey değilsek, kendi otomatik atomlarımızı nasıl kontrol edebiliriz?
“Serbest İrade” sahibi olmak için, bu atomlardan bağımsız ve başka bir parçaya sahip olmamız gerekmez mi?
Ancak böyle bir parça bize bağımsız bir şekilde nasıl davranmamız gerektiğini söyleyebilir.
Öyleyse bu atomlardan oluşmayan bu parça beynimizin neresinde?
Ve atomlardan oluşmuyorsa neyden oluşuyor?
Tabi biz tartışmayı böyle sürdürüp giderken, filozof “dur, ben kahvemin yanına bir çörek alıp geleyim” diyerek “serbest irade” yi tekrar gün yüzüne çıkartabilir
Veya bilim yazarı Matt Ridley’in dediği gibi
“Şimdi ben, sırf istediğim için, arabama atlayıp Edinburgh’a gitme yeteneğine sahibim. Ben serbest irade sahibi bir aracıyım” – Matt Ridley, Genome
“Serbest İrade” sınıftan çıkıp gerçek hayata adım atma konusunda etkili olabilir.
Ama Charles Darwin ve onun Evrim teorisi de peşinden geldiğinde “Serbest İrade” gene problem yaratıyor:
Atomik seviyeyi unutun – biz “organizmanın bütünü” seviyesinde de serbest değiliz.
“Biz hayatta kalma makineleriyiz – gen denilen bencil molekülleri korumak için körlemesine programlanmış robotlarız” – Richard Dawkins, The Selfish Gene (Gen Bencildir, TÜBİTAK Yayınları)
Evrimin, serbest irade sahibi olup da istediğini yapabilecek bir hayvan yaratabileceği düşüncesi, kaynağına doğru akan sudan bahsetmek gibi bir şeydir.
Tesadüfen “Serbest İrade” geni bizim gözlerimizi, kulaklarımızı yaratan mutasyonlarla yaratmış olsa dahi doğal seçimde kazanamayacaktır.
Doğal seçim, tanımı gereği, hayatta kalma şansı şansını çoğaltan genleri seçer.
“Kafana göre takıl” gibi bir prensip kör aslanın görebilen aslanı yenmesine eşittir: Zehir içmek veya hızla giden trenin önüne atlamak için vazgeçilmez bir istek duymaya benzer.
Evrenin ilk tasarımı Tanrı tarafından seçilmiş veya bilimin kanunları ile kendiliğinden oluşmuş olabilir. Hangi seçenek olursa olsun, devamı, bilim kanunları çerçevesinde evrim tarafından belirlenmiştir. Bu da demektir ki kendi kaderimizin efendileri olduğumuzu görmek çok zor olacaktır. – Stephen Hawking
Peki o zaman, neler oluyor?
Bilimsel anlatımla bizim kişisel deneyimlerimiz arasındaki boşluk nasıl bu kadar büyük olabiliyor; çok anlamsız.
Bir tarafta “serbest irade”miz olduğunu biliyoruz ama öte tarafta da bu serbest iradeyi her kullandığımızda sadece fizik yasalarını değil insanın nasıl varolduğunu açıklayan bilimin tamamını alt-üst ediyoruz.
Yanıt ne?
Bir gün fizik yasalarını keşfedebileceğimize kendimizi ikna edebilir miyiz? Yoksa kendimiz hakkında düşünülemeyeni düşünmeye başlamanın vakti geldi mi?
Ya istediğimiz zaman arabaya atlayıp Edinburgh’a gitme olanağımız yoksa? Ya çörek yiyip yememe seçimi gerçekte bize kalmıyorsa?
Bunların hepsi birer yanılgı olabilir mi?
“Serbest İrade gerçek güdülerimizin neler olduğunu anlama yeteneksizliğimizden doğan bir yanılgıdır” – Charles Darwin’e ait olduğu söylenir.
Milyarlarca yıldır, kendi seçimlerimizi yaptığımızı zannederken, aslında doğal seleksiyonun dediklerini yapmış olabilir miyiz?
Etiketler:
atom,
doğal seleksiyon,
richard dawkins,
selfish gene,
Stephen Hawking
19 Mart 2009 Perşembe
Bölüm 7 - Gerçekte Kim Sorumlu?
“İnsan tabii ki istediğini yapabilir; ancak ne istediğini belirleyemez” Schopenhauer
Tabi bu nelerin kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacağına kim veya neyin karar vereceğine göre değişir.
Kötülük Düşünen Bilim Adamı
Dr. Ridley’in Edinburgh’a gidip gitmemeye karar vermesine geri dönelim. Ve doktorumuzun “Habis Bilim Adamı”nın ellerine düştüğünü varsayalım.
Habis Bilim Adamı Dr. Ridley’in beynini ele geçirmiş; iyi veya kötü olduğunu düşündüğü şeyleri yaptırmak için sinirsel yolları denetim altına almış.
Mesela doktorun annesini görmekten hoşlanmamasına yönelik bir ayarlama yapabiliyor veya daha önce cazip gelen bu yolculuk artık korkutuyor olsun doktorumuzu.
Yine de Edinburgh’a gider mi?
Annesi görme fikrinin ona kötü hisler yaşatıyor olması konusunda kafası karışmış olabilir ama o kadar acı çekeceği bir yolculuğu yapmak için zahmete katlanmaz.
Ama gene de seçimi kendi yaptığına dair bir hissi olacaktır.
Halbuki gerçekte Habis Bilim Adamı’nın dediğine uymaktan başka bir şey yapmamaktadır.
Eğer neyin bizi iyi hissettireceği, neyin kötü hissettireceği konusunda seçimi biz yapamıyorsak,nasıl özgür oluyoruz?
Bunu yanıtlayabilmek için anahtar soruyu sormamız lazım: niye bazı şeyler kendimizi iyi hissetmemize sebep olurken, bazıları kötü hissettiriyor?
Neden olduğuna geçmeden önce de şunu bilmeliyiz:
-Bu duygular nerede yaratılıyor, bir hissin bize iyi mi kötü mü deneyim yaşattıracağına nerede karar veriliyor?
Duygular nerede?
GÖZLEM:
Duygular beynimizin içinde yaratılır
Bütün düşüncelerin beynimizin içinde oluştuğunu biliyoruz; bu durumda muhtemelen his ve duygularımız da orada oluşmalı. Duyguların sadece yaşandığı yer değil aynı zamanda yaratıldığı yer de orası olmalı.
Her ne kadar “mutlu” ve “üzüntülü” haller etrafımızdaki dünyada olan şeylere otomatik tepki gibi görünse de, bu hislerin beynimizden içeriye doğru ışınlanma yolu ile gelmediğini biliyoruz.
Dondurma yediğimiz zaman tat tomurcuklarındaki sinir dürtüleri beyne mesaj gönderiyor, beyin de bunları his veya duyguya dönüştürüyor.
Kötü his, fiziksel dış dünyanın – düz çizgi halinde hareket eden ışık veya bizi dünyaya doğru çeken yer çekimi gibi - kaçınılmaz sonucu değildir.
Yine biliyoruz ki annemizin öldüğü söylendiğinde, kafamızın içine giren tek şey ses dalgalarıdır: Bu ses dalgalarını, “otomatik olarak” hissedeceğimiz üzüntü hissine çeviren beynimiz olmalı. (Aynı haberin anlamadığımız bir dilde verildiğini düşünelim. Beynin duyduğu, başkası için çok anlamlı olabilecek saçma sapan seslerden başka bir şey değil. Gene duyuyoruz ama yorumlayamıyoruz, çünkü anlamıyoruz. Beynimiz yorumlayamadığı için de her hangi bir his yaratması söz konusu değil. Belki en fazla, “keşke zamanında okulu kırmasaydım da bu dili daha öğrenseydim” diye bir pişmanlık. Ama mesajın vermesi gereken his olmayacağı açık)
Peki nasıl otomatik?
Beynimiz, bir şekilde, annemizin ölümünün bizi “sevinçten eteklerimizi zil çaldıracak” mı veya “ölesiye üzüntülü” mü hissettirecek olduğuna karar veriyor.
SONUÇ :
Hayatımızın ıstırap mı yoksa keyif içinde mi geçtiğine beynimiz karar veriyor...
Yaşadığımız tek acı, beynimiz tarafından yaratılıyor olmalı.
Doğru değilmiş gibi, nasıl yani? Bizim kendi beynimizden mi söz ediyoruz?
Saatlerce tüyler ürpertici işkenceye maruz kalan mahkumun çektiği acı tamamen kendi beyni tarafından yaratılır.
Tabi işkenceci kendisine işkence yapmasa bunu yaşamayacak. Ancak kişinin kendi vücudu o acıları yaşatmasa işkencecinin elinde hiç bir araç kalmayacak işkence yapmak için. Aslında işkencenin elinde tek koz beynimizin bize yaşattığı acı hissi. Ne zaman ki acıdan bayılıyoruz, işkence bir süre daha devam ettiği halde “biz” hiç bir acı hissetmiyoruz. Çünkü beyin kendini savunmaya çekmiş.
İşkencecimizi suçluyoruz...
Ancak beynimizi mi suçlamalıyız acaba?
Bu konuda çıkarımlara ileride daha detaylı gireceğiz ancak sonuçtan kaçamayız.
Ama bu çok saçma. Kendimizi kötü hissetmek zorundayız. Eğer annen ölürse – kendini kötü hissetmek zorundasın: Başka türlüsünü düşünmek çok saçma olur...
Şöyle düşün :
Annen senin mutlu olmanı ister miydi?
Senin acı çektiğini görmek ister miydi?
Tabi onu sevdiğini bilmek isterdi ve sen de onu özleyeceksin. Ancak büyük bir olasılıkla, annen bütün hayatını seni daha mutlu etmek için harcadı. Ve şimdi sen mutsuz, üzüntülüsün ve onu özlüyorsun.
Yani annenin hayatını adadığı bir hedef var ama gene kendi yüzünden mutsuz, bedbaht bir çocuk yaratıyor.
Herhalde bir anneye verilebilecek en kötü hediye (!) :“Bak gördün mü? Başaramadın işte. Geride bıraktığın çocuk ne kadar mutsuz”
Esas olan mutlu veya mutsuz olmamız değil, esas olan bunun bilincimizle verdiğimiz bir karar değil, beynimizin verdiği bir karar olduğunu anlamak.
Ancak bundan sonra niye mutsuz olduğumuzu araştırabiliriz.
Soru şu: Niye beyinlerimiz bazılarımıza acılı bir hayat yaşatırken, bazılarımızı mutluluktan mutluluğa sürüklüyor?
Ama buna geçmeden önce, beynimizle ilgili son bir gözlem bir sonraki bölümde:
Tabi bu nelerin kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacağına kim veya neyin karar vereceğine göre değişir.
Kötülük Düşünen Bilim Adamı
Dr. Ridley’in Edinburgh’a gidip gitmemeye karar vermesine geri dönelim. Ve doktorumuzun “Habis Bilim Adamı”nın ellerine düştüğünü varsayalım.
Habis Bilim Adamı Dr. Ridley’in beynini ele geçirmiş; iyi veya kötü olduğunu düşündüğü şeyleri yaptırmak için sinirsel yolları denetim altına almış.
Mesela doktorun annesini görmekten hoşlanmamasına yönelik bir ayarlama yapabiliyor veya daha önce cazip gelen bu yolculuk artık korkutuyor olsun doktorumuzu.
Yine de Edinburgh’a gider mi?
Annesi görme fikrinin ona kötü hisler yaşatıyor olması konusunda kafası karışmış olabilir ama o kadar acı çekeceği bir yolculuğu yapmak için zahmete katlanmaz.
Ama gene de seçimi kendi yaptığına dair bir hissi olacaktır.
Halbuki gerçekte Habis Bilim Adamı’nın dediğine uymaktan başka bir şey yapmamaktadır.
Eğer neyin bizi iyi hissettireceği, neyin kötü hissettireceği konusunda seçimi biz yapamıyorsak,nasıl özgür oluyoruz?
Bunu yanıtlayabilmek için anahtar soruyu sormamız lazım: niye bazı şeyler kendimizi iyi hissetmemize sebep olurken, bazıları kötü hissettiriyor?
Neden olduğuna geçmeden önce de şunu bilmeliyiz:
-Bu duygular nerede yaratılıyor, bir hissin bize iyi mi kötü mü deneyim yaşattıracağına nerede karar veriliyor?
Duygular nerede?
GÖZLEM:
Duygular beynimizin içinde yaratılır
Bütün düşüncelerin beynimizin içinde oluştuğunu biliyoruz; bu durumda muhtemelen his ve duygularımız da orada oluşmalı. Duyguların sadece yaşandığı yer değil aynı zamanda yaratıldığı yer de orası olmalı.
Her ne kadar “mutlu” ve “üzüntülü” haller etrafımızdaki dünyada olan şeylere otomatik tepki gibi görünse de, bu hislerin beynimizden içeriye doğru ışınlanma yolu ile gelmediğini biliyoruz.
Dondurma yediğimiz zaman tat tomurcuklarındaki sinir dürtüleri beyne mesaj gönderiyor, beyin de bunları his veya duyguya dönüştürüyor.
Kötü his, fiziksel dış dünyanın – düz çizgi halinde hareket eden ışık veya bizi dünyaya doğru çeken yer çekimi gibi - kaçınılmaz sonucu değildir.
Yine biliyoruz ki annemizin öldüğü söylendiğinde, kafamızın içine giren tek şey ses dalgalarıdır: Bu ses dalgalarını, “otomatik olarak” hissedeceğimiz üzüntü hissine çeviren beynimiz olmalı. (Aynı haberin anlamadığımız bir dilde verildiğini düşünelim. Beynin duyduğu, başkası için çok anlamlı olabilecek saçma sapan seslerden başka bir şey değil. Gene duyuyoruz ama yorumlayamıyoruz, çünkü anlamıyoruz. Beynimiz yorumlayamadığı için de her hangi bir his yaratması söz konusu değil. Belki en fazla, “keşke zamanında okulu kırmasaydım da bu dili daha öğrenseydim” diye bir pişmanlık. Ama mesajın vermesi gereken his olmayacağı açık)
Peki nasıl otomatik?
Beynimiz, bir şekilde, annemizin ölümünün bizi “sevinçten eteklerimizi zil çaldıracak” mı veya “ölesiye üzüntülü” mü hissettirecek olduğuna karar veriyor.
SONUÇ :
Hayatımızın ıstırap mı yoksa keyif içinde mi geçtiğine beynimiz karar veriyor...
Yaşadığımız tek acı, beynimiz tarafından yaratılıyor olmalı.
Doğru değilmiş gibi, nasıl yani? Bizim kendi beynimizden mi söz ediyoruz?
Saatlerce tüyler ürpertici işkenceye maruz kalan mahkumun çektiği acı tamamen kendi beyni tarafından yaratılır.
Tabi işkenceci kendisine işkence yapmasa bunu yaşamayacak. Ancak kişinin kendi vücudu o acıları yaşatmasa işkencecinin elinde hiç bir araç kalmayacak işkence yapmak için. Aslında işkencenin elinde tek koz beynimizin bize yaşattığı acı hissi. Ne zaman ki acıdan bayılıyoruz, işkence bir süre daha devam ettiği halde “biz” hiç bir acı hissetmiyoruz. Çünkü beyin kendini savunmaya çekmiş.
İşkencecimizi suçluyoruz...
Ancak beynimizi mi suçlamalıyız acaba?
Bu konuda çıkarımlara ileride daha detaylı gireceğiz ancak sonuçtan kaçamayız.
Ama bu çok saçma. Kendimizi kötü hissetmek zorundayız. Eğer annen ölürse – kendini kötü hissetmek zorundasın: Başka türlüsünü düşünmek çok saçma olur...
Şöyle düşün :
Annen senin mutlu olmanı ister miydi?
Senin acı çektiğini görmek ister miydi?
Tabi onu sevdiğini bilmek isterdi ve sen de onu özleyeceksin. Ancak büyük bir olasılıkla, annen bütün hayatını seni daha mutlu etmek için harcadı. Ve şimdi sen mutsuz, üzüntülüsün ve onu özlüyorsun.
Yani annenin hayatını adadığı bir hedef var ama gene kendi yüzünden mutsuz, bedbaht bir çocuk yaratıyor.
Herhalde bir anneye verilebilecek en kötü hediye (!) :“Bak gördün mü? Başaramadın işte. Geride bıraktığın çocuk ne kadar mutsuz”
Esas olan mutlu veya mutsuz olmamız değil, esas olan bunun bilincimizle verdiğimiz bir karar değil, beynimizin verdiği bir karar olduğunu anlamak.
Ancak bundan sonra niye mutsuz olduğumuzu araştırabiliriz.
Soru şu: Niye beyinlerimiz bazılarımıza acılı bir hayat yaşatırken, bazılarımızı mutluluktan mutluluğa sürüklüyor?
Ama buna geçmeden önce, beynimizle ilgili son bir gözlem bir sonraki bölümde:
Etiketler:
duygular,
mutluluk,
mutsuzluk,
Schopenhauer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)