21 Mart 2009 Cumartesi

Bölüm 5 - Hayatın Anlamı

İnsan beynine birazcık düşünmek için zaman verin, aynı noktaya yönelecektir.

Niye varım? Bütün bunların anlamı ne? Hayatımı yaşamak için daha iyi bir yol var mı?

Genelde bu sorular, boşa kürek çekmekten başka bir şey ifade etmez – entelleküel bir tartışma veya bir din adamı ile sohbet gibi.

Ama bazen de pratik çözümler gerektiren daha ciddi sorulara yol açabilir: “Yolunda gitmeyen ne?” diye sorarız. “Niye benim hayatım olması gerektiği kadar iyi değil?”

Filmlerinin olağan üstü gişe başarılarından sonra, oyuncu ve Oscar ödüllü yönetmen Mel Gibson her şeye sahipmiş gibi görünüyordu: Kendi seçtiği bir kariyerde muhteşem başarılar ve gördüğümüz kadarı ile çok mutlu bir aile yaşantısı.

Çoğumuz için, böyle bir hayat daha iyi olamaz: karşılıklı sevgi, istediği her şeyi yapabileceği bir özgürlük, karşılaştığı insanlardan gördüğü saygı ve hayranlık.

Harika gibi.

Ama meğerse değilmiş.

Niye “The Passion of The Christ” filmine 30 milyon dolar yatırdığını soran gazetecilere “Kendimi korkunç ve tecrit edilmiş bir boşlukta tuzağa düşürülmüş gibi hissettim” diyor?

Boşluk mu? Böyle bir hayat nasıl boş olabilir?

Demek ki, bizim “Mel Gibson’ın sahip olduklarına sahip olmak acaba nasıl bir şey” algımızla “Mel Gibson olmak” aynı şey değil.

Hayatın Anlamına Dini Yanıt

Mel Gibson için kişisel olarak “hayatın anlamı” açık gibi.

Din, bizim büyük sorularımıza cevap veriyor gibi : Niye varolduğumuzu biliyoruz.

Bu dünyada bir sebeple varız ve bu hayatı daha iyi yaşamanın gerçekten de bir yolu var.

Nasıl davranmamız gerektiği konusunda açık talimatlarımız var.

Ve bu talimatlara uyarsak da ancak hayallerimizde olan her şeyin bulunduğu bir yerde ödülümüz var.

Peki bilim ne diyor? Din bizim “büyük” problemlerimizin “üstesinden geliyor” açıklama ve detaylı çözümler sunuyorken – bilim hiç yardımcı olmuyor gibi.

Bu biraz şaşırtıcı.

Ne de olsa bilimsel yöntem yıllar boyunca insanlığa epeyce iyi hizmetlerde bulundu.

Yaşam süremizi iki katına çıkardı, aya insan gönderdi, tuvaletlerimizi bahçeden evin içine taşıdı ve işimizi görürken de konuşmalarımızı sürdüreceğimiz cep telefonları icat etti. 21. Yüzyılda bu yaşadıklarımızı dedelerimiz hayal bile edemezdi.

Sıcak duş, merkezi ısıtma, bilgisayarlar, arabalar, elektrik, en yakın acil merkezinin bir telefon uzaklıkta olması gibi özelliklerden hangimiz uzak kalabiliriz? Ve bütün bunlar için de bilime çok teşekkür ediyoruz.

İyi de bütün bunlara rağmen, biz hayatta “başka şeyler”e daha fazla ihtiyaç duyduğumuzu hissettiğimizde bilim nerede?

Hayatın Anlamına Bilimsel Yanıt

Tabi ki “Hayatın Anlamı” için gayet bilimsel bir yanıt var.

Ama, adına evrim denilen körlemesine ve düşünmeyen bir süreç sonucunda yaratılmış olduğumuzu bilmek o kadar da yardımcı olmuyor.

Evrimin bize öğrettiği tek şey hayatımızın bir anlamı olmadığı...sadece böyle olması gerektiği için böyle – ne bir amaç, ne bir anlam...

Bizim umut ettiğimiz böyle bir cevap değil.

Hayatın Anlamı” bize yardımcı olmalı, yanıtlar vermeli, çözümler sunmalı. “Daha az hamur işi ye, daha fazla spor yap”tan daha fazla bir şeyler olmalı.

Tamam bu da önemli ve anlamlı ama aradığımız “Büyük Yanıt” bu değil.

Görünüşe göre bilim, iş ruhlarımızı gözetlemeye ve insan olmanın anlamına geldiğinde biraz zayıf kalıyor.

Veya biz öyle düşünüyoruz.

Ama bizim algımız yanlış.

Bilim hayatın anlamını biliyor. Mel Gibson’un niye mükemmel hayatından mutlu olmadığını biliyor.

Ve bilim hayatımızı daha iyi nasıl yaşayabileceğimizi de biliyor.

Yanıtları doğru anlamak konusunda tek problem, robot olduğumuzu kabullenmek.

Tamam bilinçli robotlarız ama gene de robot işte.