19 Mart 2009 Perşembe

Bölüm 7 - Gerçekte Kim Sorumlu?

İnsan tabii ki istediğini yapabilir; ancak ne istediğini belirleyemezSchopenhauer

Tabi bu nelerin kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacağına kim veya neyin karar vereceğine göre değişir.

Kötülük Düşünen Bilim Adamı

Dr. Ridley’in Edinburgh’a gidip gitmemeye karar vermesine geri dönelim. Ve doktorumuzun “Habis Bilim Adamı”nın ellerine düştüğünü varsayalım.

Habis Bilim Adamı Dr. Ridley’in beynini ele geçirmiş; iyi veya kötü olduğunu düşündüğü şeyleri yaptırmak için sinirsel yolları denetim altına almış.

Mesela doktorun annesini görmekten hoşlanmamasına yönelik bir ayarlama yapabiliyor veya daha önce cazip gelen bu yolculuk artık korkutuyor olsun doktorumuzu.

Yine de Edinburgh’a gider mi?

Annesi görme fikrinin ona kötü hisler yaşatıyor olması konusunda kafası karışmış olabilir ama o kadar acı çekeceği bir yolculuğu yapmak için zahmete katlanmaz.

Ama gene de seçimi kendi yaptığına dair bir hissi olacaktır.

Halbuki gerçekte Habis Bilim Adamı’nın dediğine uymaktan başka bir şey yapmamaktadır.

Eğer neyin bizi iyi hissettireceği, neyin kötü hissettireceği konusunda seçimi biz yapamıyorsak,nasıl özgür oluyoruz?

Bunu yanıtlayabilmek için anahtar soruyu sormamız lazım: niye bazı şeyler kendimizi iyi hissetmemize sebep olurken, bazıları kötü hissettiriyor?

Neden olduğuna geçmeden önce de şunu bilmeliyiz:

-Bu duygular nerede yaratılıyor, bir hissin bize iyi mi kötü mü deneyim yaşattıracağına nerede karar veriliyor?

Duygular nerede?

GÖZLEM:
Duygular beynimizin içinde yaratılır

Bütün düşüncelerin beynimizin içinde oluştuğunu biliyoruz; bu durumda muhtemelen his ve duygularımız da orada oluşmalı. Duyguların sadece yaşandığı yer değil aynı zamanda yaratıldığı yer de orası olmalı.

Her ne kadar “mutlu” ve “üzüntülü” haller etrafımızdaki dünyada olan şeylere otomatik tepki gibi görünse de, bu hislerin beynimizden içeriye doğru ışınlanma yolu ile gelmediğini biliyoruz.

Dondurma yediğimiz zaman tat tomurcuklarındaki sinir dürtüleri beyne mesaj gönderiyor, beyin de bunları his veya duyguya dönüştürüyor.

Kötü his, fiziksel dış dünyanın – düz çizgi halinde hareket eden ışık veya bizi dünyaya doğru çeken yer çekimi gibi - kaçınılmaz sonucu değildir.

Yine biliyoruz ki annemizin öldüğü söylendiğinde, kafamızın içine giren tek şey ses dalgalarıdır: Bu ses dalgalarını, “otomatik olarak” hissedeceğimiz üzüntü hissine çeviren beynimiz olmalı. (Aynı haberin anlamadığımız bir dilde verildiğini düşünelim. Beynin duyduğu, başkası için çok anlamlı olabilecek saçma sapan seslerden başka bir şey değil. Gene duyuyoruz ama yorumlayamıyoruz, çünkü anlamıyoruz. Beynimiz yorumlayamadığı için de her hangi bir his yaratması söz konusu değil. Belki en fazla, “keşke zamanında okulu kırmasaydım da bu dili daha öğrenseydim” diye bir pişmanlık. Ama mesajın vermesi gereken his olmayacağı açık)

Peki nasıl otomatik?

Beynimiz, bir şekilde, annemizin ölümünün bizi “sevinçten eteklerimizi zil çaldıracak” mı veya “ölesiye üzüntülü” mü hissettirecek olduğuna karar veriyor.

SONUÇ :

Hayatımızın ıstırap mı yoksa keyif içinde mi geçtiğine beynimiz karar veriyor...


Yaşadığımız tek acı, beynimiz tarafından yaratılıyor olmalı.

Doğru değilmiş gibi, nasıl yani? Bizim kendi beynimizden mi söz ediyoruz?

Saatlerce tüyler ürpertici işkenceye maruz kalan mahkumun çektiği acı tamamen kendi beyni tarafından yaratılır.

Tabi işkenceci kendisine işkence yapmasa bunu yaşamayacak. Ancak kişinin kendi vücudu o acıları yaşatmasa işkencecinin elinde hiç bir araç kalmayacak işkence yapmak için. Aslında işkencenin elinde tek koz beynimizin bize yaşattığı acı hissi. Ne zaman ki acıdan bayılıyoruz, işkence bir süre daha devam ettiği halde “biz” hiç bir acı hissetmiyoruz. Çünkü beyin kendini savunmaya çekmiş.

İşkencecimizi suçluyoruz...

Ancak beynimizi mi suçlamalıyız acaba?

Bu konuda çıkarımlara ileride daha detaylı gireceğiz ancak sonuçtan kaçamayız.

Ama bu çok saçma. Kendimizi kötü hissetmek zorundayız. Eğer annen ölürse – kendini kötü hissetmek zorundasın: Başka türlüsünü düşünmek çok saçma olur...

Şöyle düşün :

Annen senin mutlu olmanı ister miydi?

Senin acı çektiğini görmek ister miydi?

Tabi onu sevdiğini bilmek isterdi ve sen de onu özleyeceksin. Ancak büyük bir olasılıkla, annen bütün hayatını seni daha mutlu etmek için harcadı. Ve şimdi sen mutsuz, üzüntülüsün ve onu özlüyorsun.

Yani annenin hayatını adadığı bir hedef var ama gene kendi yüzünden mutsuz, bedbaht bir çocuk yaratıyor.

Herhalde bir anneye verilebilecek en kötü hediye (!) :“Bak gördün mü? Başaramadın işte. Geride bıraktığın çocuk ne kadar mutsuz

Esas olan mutlu veya mutsuz olmamız değil, esas olan bunun bilincimizle verdiğimiz bir karar değil, beynimizin verdiği bir karar olduğunu anlamak.

Ancak bundan sonra niye mutsuz olduğumuzu araştırabiliriz.

Soru şu: Niye beyinlerimiz bazılarımıza acılı bir hayat yaşatırken, bazılarımızı mutluluktan mutluluğa sürüklüyor?

Ama buna geçmeden önce, beynimizle ilgili son bir gözlem bir sonraki bölümde: