25 Mart 2009 Çarşamba

Bölüm 1 - Bilinçli Robotlar : “İnsan olmanın gerçeği” ile yüzleşmek

Demek robot olmadığınızı düşünüyorsunuz

Biz hayatta kalma, yaşamı sürdürme makineleriyiz –

Adına “gen” denilen bencil molekülleri korumak amacı ile körlemesine programlanmış robot araçlar. Bu gerçek beni hala hayrete düşürür. Yıllardır biliyor olmama rağmen kabullenmekte zorluk çekerim.
Richard Dawkins – Bencil Gen

İnsan aklının kabul etmekte zorlanacağı en çetrefilli kavram birer robot olduğumuz düşüncesi – önceden programlanmış talimatları otomatik olarak yerine getiren makinelerden başka bir şey olmadığımız düşüncesi...

İnsanın, sebze doğrayıp çırpmaya programlanmış ve bundan başka bir şey de yapmayan bir mutfak robotu ile benzerlik gösterdiğini söyleyen bir makale okumak epey zor olmalı.

Ne de olsa, insan için en belirgin özelliklerden biri seçimlerimizi yapmakta serbest olduğumuz, hayatımızla ilgili ne istersek onu yaparız.

24 Mart 2009 Salı

Bölüm 2 - Giriş : “Serbest İrade” Denilen Gizem

Genelde gizemleri bilim çözer.

Ancak konu “serbest irade”ye geldiği zaman, gittikçe genişleyen bilgi dağarcığımız, çözdüğünden daha büyük bir gizem yaratıyor gibi.

Binlerce yıl boyunca, filozoflar ve bilim insanları insanın kendi hayatları ile ilgili istediğini yapıp yapmama konusunda gerçekten de özgür olup olmadıklarını tartıştı.
Bu tartışma o kadar uzun yıllar boyunca hararetle tartışıldı ki, iki tarafın da iddialarında zayıf bir halka bulmak zor gibi duruyor.

Ancak birinden biri yanılıyor olmalı çünkü iki taraf farklı yönlerde, uzlaşamaz durumda.

- Bir tarafta bizim, insan olmamızın getirdiği kişisel deneyimler
- Diğer tarafta ise...bilim


Kişisel deneyimlerimiz, “seçim yapma” konusunda serbest olduğumuzu söylüyor – dinimizi, siyasal görüşümüzü, bir suç işleyip işlememeyi seçebiliriz.

Öte taraftan bilim, bizim “bir torba kimyasal madde”den başka bir şey olmadığımız söylüyor – vücudumuz ve beynimiz tamamen atomlardan oluşuyor...başka da hiç bir şey yok.
Her birimizin içinde bu atomlar vücut faaliyetlerimizi oluşturmak için birlikte hareket ediyor:
Kasların hareketinden böbreğin kanı temizleme faaliyetlerine her şey bir dizi epey karmaşık, ancak bir o kadar da aşırı düzenli kimyasal faaliyetler sonucu oluyor.

Tabi, kimyasal tepkimelerde “seçim hürriyeti” söz konusu değil: iki atom karşılıklı etkileştiği zaman bu hemen ve otomatik olarak gerçekleşmektedir.

Ne olduğu hakkında bir şey düşünmedikleri gibi beyinden bir talimat da beklemezler; sadece etkileşirler.

Bu da iyi bir şey, çünkü böyle olmasa ne helikopter yapabilirdik, ne de cep telefonu.

Veya şimdi yaptığımız gibi kalkıp başka bir odaya gitme gücünü bulamazdık: Biz bacak kaslarımıza kasılma talimatı verdiğimizde, bunu davranışları belli kimyasallardan oluştuğu için yerine getirirler. Bu davranışların belli olma hali tamamen fizik kanunlarına bağımlıdır.

Peki o zaman nasıl “serbest irade”miz olacak?

Eğer atomlardan başka bir şey değilsek, vücudumuzdaki otomatik olarak çalışan atomların kontrolünü nasıl ele geçireceğiz?

Serbest irade” sahibi olabilmek için bir parçamızın veya bölgemizin atomlardan başka bir şeyden oluşması gerekmez mi? Ki o parça da atomlara nasıl davranması gerektiğini söyleme özgürlüğüne sahip olsun.

Peki böyle ise, bu atomlardan oluşmayan parça, beynimizin hangi köşesinde? Ve eğer atomdan oluşmuyorsa, neyden oluşuyor?

Komik ama insan beyninin kendi atomlarını kontrol edebilme yeteneğine nasıl sahip olduğu konusunda hiç bir fikrimiz yok.

Şimdiye kadar hiç bir bilim adamı bu “serbest irade”nin nasıl bir mekanizma ile çalıştığı konusunda bir kanıt bulmayı başaramadı.

Fiziksel dünyanın doğası hakkında anlayabildiğimiz şeylere bakılırsa, bütün yaşantımız babamızın DNA’sının annemizin DNA’sı tanışmasından bu yana...veya daha kesin olmak gerekirse milyarlarca yıl önceki Büyük Patlama’dan bu yana, bir dizi kaçınılmaz kimyasal tepkimenin arka arkaya oluşmasından başka bir şey değil.

Geriye gidebildiğimiz en eski tarih Büyük Patlama çünkü Evren’deki atomların gelecekte nasıl hareket edeceğinin belirlendiği an o an.

Böylesine bir determinizm (gerekircilik) konusunda pek bir problem yok gibi.

Eğer söz konusu olan hava tahmini veya bir sonraki güneş tutulmasının tam zamanı ise bir problem yaşamıyoruz...

Artık insanlar bir gökbilimci çıkıp “bir sonraki tam güneş tutulması 22 Temmuz 2009’da olacak ve 6 dakika sürecek” dediği zaman “hadi canım nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?” demiyor. Doğru hesap kitap yapıldığı zaman gelecekle ilgili tahminler artık tahmin olmaktan çıkıyor.

Peki bu determinizm insan yaşantısına uygulandığı zaman ne oluyor?

Evren’in ilk düzeneği belki bir Tanrı tarafından yaratıldı, belki de bilimin kanunları çerçevesinde kendiliğinden oluştu. Hangi seçenek olursa olsun, bu aşamadan sonrası bilimin kanunlarına uygun olarak gelişti. Bu durumda da nasıl kendi kaderlerimizin efendisi olabildiğimizi görebilmek zorlaşıyor.
Stephen Hawking

Eğer Fizik kanunlarını kendi yaşantınıza uygularsanız, zamanın ilk anından bu yana, tam da şu anda bu satırı okuyor olacağınızın kaçınılmaz olduğu sonucuna varırsınız.

Bu düşünce çok saçma. Olanaksız derecede garip.

Tabii ki biz insanlar bir dizi kimyasal tepkimeden daha fazlasıyız. Tabii ki biz insanlar kendi kararlarımızı verme konusunda özgürüz... Ne yapmak istediğimize karar verme konusunda bir yeteneğimiz olduğu çok açık.

Ama nasıl? Bu yeteneğe nasıl sahip olmuş olabiliriz?

Eğer, çok inandığımız bu özgürlüğümüz varsa, insan beyni, bilinen Evren’de, kendini oluşturan kimyasal tepkimeleri kontrol edebilen tek yapı olacaktır.

İşte bu, hem filozofların hem de bilim insanlarının bocalamasına sebep olan bir soru: Seçme yeteneğimiz konusundaki sezgilerimiz o kadar güçlü ki, bu özgürlüğümüzün nasıl varolduğu konusunda fizik bilgimizde boşluklar arıyoruz.

Diyoruz ki “Biz özgür olduğumuzu biliyoruz, demek ki keşfetmemizi bekleyen bir bilimsel açıklama var”

Peki ya bilim değil de yanılan kişisel deneylerimizde?

Fizik kurallarını alt-üst etmeye çalışmak yerine “serbest irade” konusundaki tecrübemizi sorgulasak daha basit olmayacak mı?

Ne de olsa bu "serbest irade"yi bilimsel olarak hiç ölçmedik, ispatlamadık, sadece öyle olduğunu varsaydık.

Ya seçme yeteneğimiz bir yanılsama ise?

Bir seçim yaptığımızı düşündüğümüz zamanlarda, aslında çok önceden programlanmış talimatlara uyduğumuzu gösterebilsek...binlerce yıllık bir gizemi çözmüş olmayacak mıyız?

23 Mart 2009 Pazartesi

Bölüm 3 - “Serbest İrade” Yanılsaması

Bu kitapta, bir karar verdiğinizde neler olduğuna biraz daha yakından bakmanız isteniyor.

Nöronların ateşlenmesi, elektronların beyninizin içinde dolaşması şeklindeki bilimsel sürece değil de, sizin o andaki kişisel tecrübelerinize odaklanmanız isteniyor.

İçinden geçtiğiniz bu süreçte, verdiğiniz karar ister TV kanalını değiştirmek, isterseniz de eşinizi öldürmek olsun (tabi yapmayın böyle bir şey), bütün yaptığınızın aslında verilen talimatları yerine getirmekten başka bir şey olmadığını görmek aşırı derecede şaşırtıcı olacaktır.

Böylece, bu talimatların nereden geldiğini ve en başından nasıl yazıldığını inceleyerek, Büyük Patlama ile başlayan kimyasal tepkimeler zinciri arasında doğrudan bir bağlantı kurabiliriz.

Bu sayede, bu otomatik ve önceden belirlenmiş kimyasal tepkimelerin nasıl bu kadar karmaşık hale gelip, kendi kendisinin arka bahçesi hakkında araştırmalara nasıl girebileceğini görürüz.

Ve işte o zaman hepimizin robot olduğu düşüncesi ile yüzleşebiliriz.

Bilinçli robotlar ama gene de robot işte.

Bu düşünce komik geliyor değil mi ?

Tabii ki komik...

Ama bundan 2000 sene önce Akropolis’te bazı Yunan matematikçilerin, dünyanın düz değil de yuvarlak olduğu konusunda sizin atalarınızı ikna etmeye çalıştığında verecekleri tepkiyi düşünün...koskoca bir boşlukta duran koskoca bir topa benziyormuş meğer dünya.

Veya yıldızlar o kadar uzaktaymış ki, gece ışığını gördüğümüz bazı yıldızlar meğer milyonlarca yıl önceki hali ile gözüküyormuş bize..ve o yıldızlar bizim dünyamızdaki dinazorlarla aynı zamanda ortadan kaybolmuşlar.

Kendimizi robot olarak görmek, insanın ne olduğunu daha iyi anlamak için verimli bir yol gibi gelmiyor değil mi?

Ama yine de tercihlerimizin nasıl şekillendiği konusundaki mekanizmayı incelemek günlük yaşantımızdaki problem ve hayal kırıklıklarına yeni anlayışlar getirebilir : Belki de mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamanın zorluğunun sebebinin aslında insanların uzun süre ile mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamak için tasarlanmadığındandır.

Şansımıza, bizi kontrol eden düzeneği anlamak, aynı zamanda o düzeneğin zayıf bir tarafının ortaya çıkması ile sağlanıyor...o zayıf taraf sayesinde bir gün, şu anda sadece rüyasını gördüğümüz bir hayata doğru geliştirebileceğiz yaşantılarımızı.

22 Mart 2009 Pazar

Bölüm 4 - Bilinçli Robot’un Hikayesi

Bölüm 1: Dünyayı ele geçirmek için bir makine yapmak

Evvel zaman içinde, çok uzak olmayan bir galakside..bir robot yaratıldı. Görevi dünyayı ele geçirmekti.

Başlangıçta robot görevinde o kadar başarılı değildi. Yaratıcıları ona bir sürü yetenek vermişti – basit aletleri tutabilmek için el, yemeye değer şeyleri ufak parçalar haline getirebilmek için dişler gibi.

Ama hala savunmasızdı; iklim değişikliklerine karşı savunmasız, yiyecek sıkıntısına karşı savunmasız, dünyayı ele geçirmeye çalışan diğer makinelere karşı savunmasız.

Böylece yaratıcıları robota bir değişiklik yükledi. Bu değişiklik robota yeni biri düşünce tarzı verdi: ki sonra bu düşünce tarzı, “bilinç” olarak adlandırılmaya başlandı.

Robotun yeni “bilinci” plan yapmak ve yaratıcı olmak için oldukça yararlı idi. “Şöyle olsa, nasıl olur acaba?” sorusunun yanıtını gözünde canlandırabiliyor, ve olası sonuçların, dünyayı ele geçirmesi şansı için iyi olup olmayacağı hakkında bir fikir sahibi olabiliyordu.

İşte bu bütün farkı yaratan aşama oldu.

Çok kısa bir süre içinde bilinçli aklını kullanarak ateşe hükmetmeyi, kendi yiyeceğini yetiştirmeyi ve yoluna çıkan diğer makineleri yok etmeyi öğrendi.

Bilinçli Robot’un dünyayı ele geçirmesi uzun sürmedi.

Bölüm 2: Makine, makine olduğunun farkına varıyor

Şimdiye kadar robotun “Bilinçli Aklı” robotun neler yapması gerektiği konusunda o kadar çok karar veriyordu ki, sorumlu kişinin kendisi olduğunu düşünmeye başladı.

Ne isterse yapabileceğini” düşünmeye başladı; kendi başına buyruk bir araç olduğunu ve ilk programcılarına bağlanmak zorunda olmadığını düşündü.

Ve bir gün, sadece bir robot olduğunu anladı.

Adına “gen” denilen, ufak moleküllerin yaşaması için “hayatta kalma makinesi” olarak yaratıldığını keşfetti.

Genler – veya evrim – robotu yaratmış ve dünyayı ele geçirmesi için ona bir zeka vermişti.

Bütün olup biten de bundan başka bir şey değildi..

Bu tabi epeyce şaşırtıcı oldu.

Bilinçli Robot’umuz eskiden, özel olduğunu ve dünyanın özellikle onun için yaratıldığını düşünüyordu.

Gerçekten de robot etrafındaki dünyanın, kendisi olmadan, neye benzeyeceğini düşünmekte zorlanıyordu.

Bu dünya onsuz olamazdı, hatta kendisi ölse bile onun Bilinçli Zekası, Daha İyi Bir Yer’de yaşamaya devam edecek veya yeni bir robota tekrar yüklenecekti.

Böylece varlığının gerçek doğasını öğrendiğinde, daha önce kabullendiği bazı şeyleri tekrar düşünmek zorunda kaldı.

Ve düşündüğü şeylerden biri de “komuta kademesinde” kimin olduğu idi.

Kararları kim veriyordu?

Bir zamanlar çok sağlam bir içgüdü ile kararları kendisinin verdiğine inanıyordu ama şimdi bu durum, nasıl ve niye yaratıldığı konusunda yeni bilgileri ile uyuşmuyordu.

Ve büyük soru şu oldu:

Nasıl kontrol ediliyor?

Nasıl oluyor da kararları kendi vermediği halde kendi veriyormuş olduğuna ikna oluyor?

Bölüm 3: Robot nasıl kontrol edildiğini anlıyor

Robot, her zaman duyguların ne kadar önemli olduğunu biliyordu. “Ne olduğu”ndan daha çok “nasıl hissettiği”nin önemli olduğunu biliyordu.

Ama gene de bir sebeple, kendisinin sadece bir bilinçli robot olduğunu anlayana kadar, kendini iyi hissetmenin tek yolunun etrafındaki dünyayı kontrol etmekten geçtiğini düşünüyordu.

Sonra “nasıl hissettiği”nin kendi beynini nasıl kontrol ettiğinden geçtiğini farketti...

Dış dünyada bir şey olduğunda bu tamamen onun beyninin kendini kötü hissetmesine sebep olması için programlanmış olmasından kaynaklanıyordu.

Nasıl hissettiği, - mutlu mu üzüntülü mü, neşeli mi perişan mı – dış dünya ile nasıl bir ilişki içinde olduğunun otomatik bir sonucu değildi.

Bu, onun bilinçli seçimlerinin nasıl kontrol edildiğinin yöntemiydi.

Tabi bu biraz alışmayı gerektiriyordu.

Bölüm 4: Kontrolü ele almak

Ama sonra robot nasıl kontrol edildiğini anlamanın bazı belirgin dezavantajlarını gördü.

Belki de ona hayatta istediklerine ulaşmanın daha iyi bir yolunu göstermişti.

Ne de olsa, dünyaya o kadar da kolayca hükmedilemiyordu. Herşeyi yoluna koyduğunu düşündüğün anda, bir yerlerde bir şeyler ortalığı berbat etmeye yetiyordu.

Nasıl oluyor da nasıl hissettiğini doğrudan kontrol edemiyordu?

Ne de olsa, bu duygular kendi kafasının içinde sürüp giden bir şeylerin sonucuydu.

Robot bu duygulara neyin sebep olduğundan emin değildi – beyin hücreleri arasında şimşekler çakıyor, kimyasallar serbest bırakılıyor..ama ne olursa olsun beyninin içinde büyülü bir şeyler değil fiziksel bir şeyler oluyordu.

Peki, bunların ne olduğunu bulmak kolay değil ama sonuçta bizler başka gezegenlere uzay gemisi göndermiş insanlarız. Bu ondan daha karşık olacak değil ya ?

Böylece bir gün, Robot dış-dünyayı kontrol etmek yerine, iç-dünyayı kontrol etmek için çalışmalara başladı.

Programcılarının kurallarına göre oynamayı bıraktı, kontrolü nasıl ele alabileceği konusunda çalışmalara başladı. Önemli olan tek şeyin nasıl kontrol edebileceğinin peşindeydi – nasıl hissettiğinin.

Ve sonunda, Robot beyinin nasıl çalıştığını keşfetti.

Beynini kontrol edebilirse, bir daha korku nedir bilmeyecek, hiç bir şeyden endişe, pişmanlık veya suçluluk duymayacaktı.

Artık sadece yaşamak istediği duygular yaşayacaktı – sevinç, mutluluk, bir başka robota sarıldığı zaman duyacağı sıcak, samimi duygular...

Ve sonunda Bilinçli Robot erdi muradına, biz çıktık kerevetine. Bilinçli Robotumuz da mutluluk içinde yaşamaya devam etsin.

21 Mart 2009 Cumartesi

Bölüm 5 - Hayatın Anlamı

İnsan beynine birazcık düşünmek için zaman verin, aynı noktaya yönelecektir.

Niye varım? Bütün bunların anlamı ne? Hayatımı yaşamak için daha iyi bir yol var mı?

Genelde bu sorular, boşa kürek çekmekten başka bir şey ifade etmez – entelleküel bir tartışma veya bir din adamı ile sohbet gibi.

Ama bazen de pratik çözümler gerektiren daha ciddi sorulara yol açabilir: “Yolunda gitmeyen ne?” diye sorarız. “Niye benim hayatım olması gerektiği kadar iyi değil?”

Filmlerinin olağan üstü gişe başarılarından sonra, oyuncu ve Oscar ödüllü yönetmen Mel Gibson her şeye sahipmiş gibi görünüyordu: Kendi seçtiği bir kariyerde muhteşem başarılar ve gördüğümüz kadarı ile çok mutlu bir aile yaşantısı.

Çoğumuz için, böyle bir hayat daha iyi olamaz: karşılıklı sevgi, istediği her şeyi yapabileceği bir özgürlük, karşılaştığı insanlardan gördüğü saygı ve hayranlık.

Harika gibi.

Ama meğerse değilmiş.

Niye “The Passion of The Christ” filmine 30 milyon dolar yatırdığını soran gazetecilere “Kendimi korkunç ve tecrit edilmiş bir boşlukta tuzağa düşürülmüş gibi hissettim” diyor?

Boşluk mu? Böyle bir hayat nasıl boş olabilir?

Demek ki, bizim “Mel Gibson’ın sahip olduklarına sahip olmak acaba nasıl bir şey” algımızla “Mel Gibson olmak” aynı şey değil.

Hayatın Anlamına Dini Yanıt

Mel Gibson için kişisel olarak “hayatın anlamı” açık gibi.

Din, bizim büyük sorularımıza cevap veriyor gibi : Niye varolduğumuzu biliyoruz.

Bu dünyada bir sebeple varız ve bu hayatı daha iyi yaşamanın gerçekten de bir yolu var.

Nasıl davranmamız gerektiği konusunda açık talimatlarımız var.

Ve bu talimatlara uyarsak da ancak hayallerimizde olan her şeyin bulunduğu bir yerde ödülümüz var.

Peki bilim ne diyor? Din bizim “büyük” problemlerimizin “üstesinden geliyor” açıklama ve detaylı çözümler sunuyorken – bilim hiç yardımcı olmuyor gibi.

Bu biraz şaşırtıcı.

Ne de olsa bilimsel yöntem yıllar boyunca insanlığa epeyce iyi hizmetlerde bulundu.

Yaşam süremizi iki katına çıkardı, aya insan gönderdi, tuvaletlerimizi bahçeden evin içine taşıdı ve işimizi görürken de konuşmalarımızı sürdüreceğimiz cep telefonları icat etti. 21. Yüzyılda bu yaşadıklarımızı dedelerimiz hayal bile edemezdi.

Sıcak duş, merkezi ısıtma, bilgisayarlar, arabalar, elektrik, en yakın acil merkezinin bir telefon uzaklıkta olması gibi özelliklerden hangimiz uzak kalabiliriz? Ve bütün bunlar için de bilime çok teşekkür ediyoruz.

İyi de bütün bunlara rağmen, biz hayatta “başka şeyler”e daha fazla ihtiyaç duyduğumuzu hissettiğimizde bilim nerede?

Hayatın Anlamına Bilimsel Yanıt

Tabi ki “Hayatın Anlamı” için gayet bilimsel bir yanıt var.

Ama, adına evrim denilen körlemesine ve düşünmeyen bir süreç sonucunda yaratılmış olduğumuzu bilmek o kadar da yardımcı olmuyor.

Evrimin bize öğrettiği tek şey hayatımızın bir anlamı olmadığı...sadece böyle olması gerektiği için böyle – ne bir amaç, ne bir anlam...

Bizim umut ettiğimiz böyle bir cevap değil.

Hayatın Anlamı” bize yardımcı olmalı, yanıtlar vermeli, çözümler sunmalı. “Daha az hamur işi ye, daha fazla spor yap”tan daha fazla bir şeyler olmalı.

Tamam bu da önemli ve anlamlı ama aradığımız “Büyük Yanıt” bu değil.

Görünüşe göre bilim, iş ruhlarımızı gözetlemeye ve insan olmanın anlamına geldiğinde biraz zayıf kalıyor.

Veya biz öyle düşünüyoruz.

Ama bizim algımız yanlış.

Bilim hayatın anlamını biliyor. Mel Gibson’un niye mükemmel hayatından mutlu olmadığını biliyor.

Ve bilim hayatımızı daha iyi nasıl yaşayabileceğimizi de biliyor.

Yanıtları doğru anlamak konusunda tek problem, robot olduğumuzu kabullenmek.

Tamam bilinçli robotlarız ama gene de robot işte.

20 Mart 2009 Cuma

Bölüm 6 - Bilim, Robot olmamız gerektiğini söylüyor

Serbest İrade” kavramını yok etmeye yönelik ilk teşebbüs “atom”un varlığını bulan Eski Yunanlı’lardan geldi. Dünyadaki herşey, insan beyni dahil, bu bölünemez parçacıklardan oluşuyordu.

Bilimin bize öğrettiği ise her hangi bir atom veya molekülün davranış biçiminin fiziksel özellikleri ve fizik kanunlarına bağımlı olarak tamamen otomatik olduğudur.

Peki milyarlarca, tamamen otomatik, atomu bir araya getirerek nasıl insan oluşturulmuş olabilir..öyle bir şey yaratacaksınız ki bu hayatı kendi isteğine göre yaşayacak?

Bu soru filozofların ve bilim insanlarının yıllarca bocalamasına sebep oldu.

Eğer biz kendimiz atomdan başka bir şey değilsek, kendi otomatik atomlarımızı nasıl kontrol edebiliriz?

Serbest İrade” sahibi olmak için, bu atomlardan bağımsız ve başka bir parçaya sahip olmamız gerekmez mi?

Ancak böyle bir parça bize bağımsız bir şekilde nasıl davranmamız gerektiğini söyleyebilir.

Öyleyse bu atomlardan oluşmayan bu parça beynimizin neresinde?

Ve atomlardan oluşmuyorsa neyden oluşuyor?

Tabi biz tartışmayı böyle sürdürüp giderken, filozof “dur, ben kahvemin yanına bir çörek alıp geleyim” diyerek “serbest irade” yi tekrar gün yüzüne çıkartabilir

Veya bilim yazarı Matt Ridley’in dediği gibi

“Şimdi ben, sırf istediğim için, arabama atlayıp Edinburgh’a gitme yeteneğine sahibim. Ben serbest irade sahibi bir aracıyım” – Matt Ridley, Genome

“Serbest İrade” sınıftan çıkıp gerçek hayata adım atma konusunda etkili olabilir.

Ama Charles Darwin ve onun Evrim teorisi de peşinden geldiğinde “Serbest İrade” gene problem yaratıyor:

Atomik seviyeyi unutun – biz “organizmanın bütünü” seviyesinde de serbest değiliz.

“Biz hayatta kalma makineleriyiz – gen denilen bencil molekülleri korumak için körlemesine programlanmış robotlarız”Richard Dawkins, The Selfish Gene (Gen Bencildir, TÜBİTAK Yayınları)

Evrimin, serbest irade sahibi olup da istediğini yapabilecek bir hayvan yaratabileceği düşüncesi, kaynağına doğru akan sudan bahsetmek gibi bir şeydir.

Tesadüfen “Serbest İrade” geni bizim gözlerimizi, kulaklarımızı yaratan mutasyonlarla yaratmış olsa dahi doğal seçimde kazanamayacaktır.

Doğal seçim, tanımı gereği, hayatta kalma şansı şansını çoğaltan genleri seçer.

Kafana göre takıl” gibi bir prensip kör aslanın görebilen aslanı yenmesine eşittir: Zehir içmek veya hızla giden trenin önüne atlamak için vazgeçilmez bir istek duymaya benzer.

Evrenin ilk tasarımı Tanrı tarafından seçilmiş veya bilimin kanunları ile kendiliğinden oluşmuş olabilir. Hangi seçenek olursa olsun, devamı, bilim kanunları çerçevesinde evrim tarafından belirlenmiştir. Bu da demektir ki kendi kaderimizin efendileri olduğumuzu görmek çok zor olacaktır.Stephen Hawking

Peki o zaman, neler oluyor?

Bilimsel anlatımla bizim kişisel deneyimlerimiz arasındaki boşluk nasıl bu kadar büyük olabiliyor; çok anlamsız.

Bir tarafta “serbest irade”miz olduğunu biliyoruz ama öte tarafta da bu serbest iradeyi her kullandığımızda sadece fizik yasalarını değil insanın nasıl varolduğunu açıklayan bilimin tamamını alt-üst ediyoruz.

Yanıt ne?

Bir gün fizik yasalarını keşfedebileceğimize kendimizi ikna edebilir miyiz? Yoksa kendimiz hakkında düşünülemeyeni düşünmeye başlamanın vakti geldi mi?

Ya istediğimiz zaman arabaya atlayıp Edinburgh’a gitme olanağımız yoksa? Ya çörek yiyip yememe seçimi gerçekte bize kalmıyorsa?

Bunların hepsi birer yanılgı olabilir mi?

Serbest İrade gerçek güdülerimizin neler olduğunu anlama yeteneksizliğimizden doğan bir yanılgıdır” – Charles Darwin’e ait olduğu söylenir.

Milyarlarca yıldır, kendi seçimlerimizi yaptığımızı zannederken, aslında doğal seleksiyonun dediklerini yapmış olabilir miyiz?

19 Mart 2009 Perşembe

Bölüm 7 - Gerçekte Kim Sorumlu?

İnsan tabii ki istediğini yapabilir; ancak ne istediğini belirleyemezSchopenhauer

Tabi bu nelerin kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacağına kim veya neyin karar vereceğine göre değişir.

Kötülük Düşünen Bilim Adamı

Dr. Ridley’in Edinburgh’a gidip gitmemeye karar vermesine geri dönelim. Ve doktorumuzun “Habis Bilim Adamı”nın ellerine düştüğünü varsayalım.

Habis Bilim Adamı Dr. Ridley’in beynini ele geçirmiş; iyi veya kötü olduğunu düşündüğü şeyleri yaptırmak için sinirsel yolları denetim altına almış.

Mesela doktorun annesini görmekten hoşlanmamasına yönelik bir ayarlama yapabiliyor veya daha önce cazip gelen bu yolculuk artık korkutuyor olsun doktorumuzu.

Yine de Edinburgh’a gider mi?

Annesi görme fikrinin ona kötü hisler yaşatıyor olması konusunda kafası karışmış olabilir ama o kadar acı çekeceği bir yolculuğu yapmak için zahmete katlanmaz.

Ama gene de seçimi kendi yaptığına dair bir hissi olacaktır.

Halbuki gerçekte Habis Bilim Adamı’nın dediğine uymaktan başka bir şey yapmamaktadır.

Eğer neyin bizi iyi hissettireceği, neyin kötü hissettireceği konusunda seçimi biz yapamıyorsak,nasıl özgür oluyoruz?

Bunu yanıtlayabilmek için anahtar soruyu sormamız lazım: niye bazı şeyler kendimizi iyi hissetmemize sebep olurken, bazıları kötü hissettiriyor?

Neden olduğuna geçmeden önce de şunu bilmeliyiz:

-Bu duygular nerede yaratılıyor, bir hissin bize iyi mi kötü mü deneyim yaşattıracağına nerede karar veriliyor?

Duygular nerede?

GÖZLEM:
Duygular beynimizin içinde yaratılır

Bütün düşüncelerin beynimizin içinde oluştuğunu biliyoruz; bu durumda muhtemelen his ve duygularımız da orada oluşmalı. Duyguların sadece yaşandığı yer değil aynı zamanda yaratıldığı yer de orası olmalı.

Her ne kadar “mutlu” ve “üzüntülü” haller etrafımızdaki dünyada olan şeylere otomatik tepki gibi görünse de, bu hislerin beynimizden içeriye doğru ışınlanma yolu ile gelmediğini biliyoruz.

Dondurma yediğimiz zaman tat tomurcuklarındaki sinir dürtüleri beyne mesaj gönderiyor, beyin de bunları his veya duyguya dönüştürüyor.

Kötü his, fiziksel dış dünyanın – düz çizgi halinde hareket eden ışık veya bizi dünyaya doğru çeken yer çekimi gibi - kaçınılmaz sonucu değildir.

Yine biliyoruz ki annemizin öldüğü söylendiğinde, kafamızın içine giren tek şey ses dalgalarıdır: Bu ses dalgalarını, “otomatik olarak” hissedeceğimiz üzüntü hissine çeviren beynimiz olmalı. (Aynı haberin anlamadığımız bir dilde verildiğini düşünelim. Beynin duyduğu, başkası için çok anlamlı olabilecek saçma sapan seslerden başka bir şey değil. Gene duyuyoruz ama yorumlayamıyoruz, çünkü anlamıyoruz. Beynimiz yorumlayamadığı için de her hangi bir his yaratması söz konusu değil. Belki en fazla, “keşke zamanında okulu kırmasaydım da bu dili daha öğrenseydim” diye bir pişmanlık. Ama mesajın vermesi gereken his olmayacağı açık)

Peki nasıl otomatik?

Beynimiz, bir şekilde, annemizin ölümünün bizi “sevinçten eteklerimizi zil çaldıracak” mı veya “ölesiye üzüntülü” mü hissettirecek olduğuna karar veriyor.

SONUÇ :

Hayatımızın ıstırap mı yoksa keyif içinde mi geçtiğine beynimiz karar veriyor...


Yaşadığımız tek acı, beynimiz tarafından yaratılıyor olmalı.

Doğru değilmiş gibi, nasıl yani? Bizim kendi beynimizden mi söz ediyoruz?

Saatlerce tüyler ürpertici işkenceye maruz kalan mahkumun çektiği acı tamamen kendi beyni tarafından yaratılır.

Tabi işkenceci kendisine işkence yapmasa bunu yaşamayacak. Ancak kişinin kendi vücudu o acıları yaşatmasa işkencecinin elinde hiç bir araç kalmayacak işkence yapmak için. Aslında işkencenin elinde tek koz beynimizin bize yaşattığı acı hissi. Ne zaman ki acıdan bayılıyoruz, işkence bir süre daha devam ettiği halde “biz” hiç bir acı hissetmiyoruz. Çünkü beyin kendini savunmaya çekmiş.

İşkencecimizi suçluyoruz...

Ancak beynimizi mi suçlamalıyız acaba?

Bu konuda çıkarımlara ileride daha detaylı gireceğiz ancak sonuçtan kaçamayız.

Ama bu çok saçma. Kendimizi kötü hissetmek zorundayız. Eğer annen ölürse – kendini kötü hissetmek zorundasın: Başka türlüsünü düşünmek çok saçma olur...

Şöyle düşün :

Annen senin mutlu olmanı ister miydi?

Senin acı çektiğini görmek ister miydi?

Tabi onu sevdiğini bilmek isterdi ve sen de onu özleyeceksin. Ancak büyük bir olasılıkla, annen bütün hayatını seni daha mutlu etmek için harcadı. Ve şimdi sen mutsuz, üzüntülüsün ve onu özlüyorsun.

Yani annenin hayatını adadığı bir hedef var ama gene kendi yüzünden mutsuz, bedbaht bir çocuk yaratıyor.

Herhalde bir anneye verilebilecek en kötü hediye (!) :“Bak gördün mü? Başaramadın işte. Geride bıraktığın çocuk ne kadar mutsuz

Esas olan mutlu veya mutsuz olmamız değil, esas olan bunun bilincimizle verdiğimiz bir karar değil, beynimizin verdiği bir karar olduğunu anlamak.

Ancak bundan sonra niye mutsuz olduğumuzu araştırabiliriz.

Soru şu: Niye beyinlerimiz bazılarımıza acılı bir hayat yaşatırken, bazılarımızı mutluluktan mutluluğa sürüklüyor?

Ama buna geçmeden önce, beynimizle ilgili son bir gözlem bir sonraki bölümde:

18 Mart 2009 Çarşamba

Bölüm 8 - “Ben” nedir ve nerededir?

Ben” dediğimiz zaman ne demek istediğimize daha yakından bakalım.

O kadar farkında olduğumuzu zannettiğimiz bu “ben” nedir?

Kim olduğumuzu düşündüğümüzde bütün vücudumuzdan, kafamızdan ayak ucumuza kadar olan bölümden, “ben” kavramını oluşturan bir bütünden bahsediyoruz gibi.

Ancak durum daha karmaşık gibi: Bacaklarımdan birini veya kollarımdan birini kaybetsem ben hala benim. Görüntü olarak biraz değişmiş olabilirim ama temel kişilik özelliklerim beynimin içinde duruyor, giden organımla birlikte gitmiş değil. Bir tekerlekli sandalyeye mahkum da olsam, ben hala benim.

Organları yavaş yavaş azaltsak yaşam kalitemden bir şeyler kaybetsem de “ben” olmaktan bir şey eksilmez. Organ kayıplarını en son “beyin” organına kadar indirgeyebiliriz...

Artık bu aşamadan sonra kaybedeceklerimiz “ben”i ben yapan özellikler olacaktır. Duygular, düşünceler, anılar vs. vs.

Demek ki “ben” vücudum değil, beynimdir.

Ama bunu biraz daha ileri de götürebiliriz. Çünkü uykuda iken, baygınken, aşırı alkol almışken vücudum hala orada ama ben değilim – en azından orada olduğumu ben bilmiyorum.

Hayata dair tek deneyimim – esasında herhangi bir şey konusunda tek deneyimim – uyanık ve bilincimin yerinde olduğu zamanlar.

Şimdi, biliyorum ki bazı şeyler benim bilinçli kontrolümün dışında oluyor: Kalp hızımın kendim tarafından değil de beynim tarafından kontrol edildiğini biliyorum; biliyor muyum???

Demek ki benim beynimde de etkin olarak iki bölüm var: Bilinçli bölüm ve bilinçli kontrolüm altında olmayan hatta orada olduğunu bile bilmediğim bir bölüm daha.

Bu da demek oluyor ki “ben” beynimin bilinçli olmayan bölümü de değilim.

“Ben” sadece bilinçli bölümüyüm. – bilinçli düşüncelerim, hislerim, algılarım, duygularım vs. vs..”ben”im gerçek “kapsam”ım...

GÖZLEM:
Biz,bilinçli zihinlerimiziz. Başka hiç bir şey değil.


Dindeki “ruh” kavramı bir nebze benzerlik oluşturabilir, beden ölünce vücuttan ayrılıp dolaşan, bir şekilde vücudun dışında da yaşamaya devam etme düşüncesi.

Anlamak hem güçlü hem de kolay çünkü bilinçlilik sadece bizim tecrübelerimizdir.

Biz konumuza geri dönelim...

Duygularımız nerede yaratılıyordu? Beyinlerimizde, evet..ama bilinçli zihinlerimizde mi yoksa bilinçli olmayan tarafında mı?

Açıktır ki biz bu duyguları bilinçli bir şekilde deneyimliyoruz..ama bunları bilinçli bir şekilde yaratmıyoruz: duygular beynimizin bilinçli olarak kontrol edemediğimiz bir bölümünde yaratılıyor olmalı:

“İnsan tabii ki istediğini yapabilir; ancak ne istediğini belirleyemez” Schopenhauer

GÖZLEM:
Kendimizi iyi mi kötü mü hissedeceğimiz, beynimizin kontrol edemediğimiz bölüme bağımlıdır.


Bunun bir başka denme şekli de şudur:

SONUÇ:
Beynimizin kontrol edemediğimiz bir bölümü tarafından kontrol ediliyoruz.

Bu kendimizi bizim kontrol ettiğimiz anlamına gelmez, çünkü “biz” denilen şeyin zihnimizin sadece bilinçli tarafı olduğumuza karar vermiştik. Vermiştik değil mi? Hala vermedi isek, dönüp en başından bir daha okumakta fayda var

Bir şekilde, beynimizin bu “bilinçli olmayan” tarafı, dış dünyadaki olayları değerlendirebiliyor ve bunun sonucunda iyi mi kötü mü hissedeceğimizi belirleyebiliyor.

Büyük soru(lar) şu:

- Nasıl oluyor da, her hangi bir zamanda, bilinçsiz beynimiz nasıl hissedeceğimizi biliyor?

- Nasıl oluyor da bilinçsiz beynimiz, dondurma yememizin kendimizi iyi hissetmeyi gerektirdiğini biliyor?

- Nasıl oluyor da bilinçsiz beynimiz annemiz öldüğünde üzüntü hissetmemiz gerektiğini biliyor?


Çünkü anahtar burada

Sadece robot olduğumuzu anlamının anahtarı değil, belki de hayatta değerli herşeyin anahtarı

17 Mart 2009 Salı

Bölüm 9 - Kararlarımızı nasıl veriyoruz?

“Şimdi ben sırf istediğim için arabama atlayıp Edinburgh’a gitme yeteneğine sahibim. Ben serbest irade sahibi bir aracıyım”Matt Ridley, Genome

Dr Ridley’in dediği gibi, biz yaptıklarımızı sebepsiz - “iş olsun, torba dolsun” diye yapmayız – yaparız çünkü yapmayı istiyoruzdur.

Peki o zaman Dr Ridley Edinburgh’a gidip gitmemeyi “istemeyi” nereden biliyor?

Doktorumuz, Edinburgh’a gidip gitmemeyi derin derin düşünürken biz de düşünceleri hakkında hayal kurabiliriz:

Belki Edinburgh’un ne kadar güzel bir yer olduğunu duydu ve orada alışveriş yapmanın iyi bir fikir olduğunu düşündü.

Belki orada bir arkadaşı yaşıyor veya sadece “serbest irade”si olduğunu kanıtlamak için gitmek istiyor.

Bunlar Edinburgh’a gitmeyi teşvik edici şeyler – yani Edinburgh’a gitmenin yararları, olabilir.

Ama hayatta, istediğimiz hemen hemen herşeyde olduğu gibi bunun da, bazı maliyetleri var.

Edinburgh’un ne kadar uzak olduğunu bilmiyoruz ama diyelim epeyce uzak.

Bu durumda Dr. Ridley benzin masrafını, tek başına yolculuk yapmanın sıkıntısını ve uzun boylu biri ise, direksiyon başında uzun süreli sıkışıp kalmanın getireceği sırt ağrısını hesaba katmalı.

Bunlar yolculuğun masraflarıdır – yani “bu yolculuğu yapmasam daha iyi olur”un gerekçeleri.

Peki bu durumda yolculuğun avantajlarının dezavantajlarından (yararının zararından; getirdiklerinin götürdüklerinden, olumlu taraflarının olumsuz taraflarından, getirisinin masrafından) daha fazla olduğunu nasıl bilecek?

Eğer bu basit bir finansal hesaplama olsaydı, parasal masrafı karşılığında elde edilecek kâr’ı hesaplayabilirdi.

Ancak “sırt ağrısı” masrafına karşılık “güzel bir şehri görme kârı”nı nasıl hesaplarsınız ki?

Bunun cevabı, bu yolculuğun sizi nasıl hissettireceğidir.

Biz insanlar, belli bir olayın bize ne kadar zevk veya acı vereceğini önceden hesaplamak için yeterli donanıma sahibizdir : bir kararımızın sonunda “of" mu diyeceğiz yoksa “oh” mu diyeceğiz – olası sonuçlarını hayal etmeye çalışır, kötü veya iyi sonuçlar bizi nasıl hissettirecek, onu bulmaya çalışırız.

Bu durumda, insan, “hiçbir sebep yok”ken Edinburgh’a gitme kararını verirken aslında hesap-kitap yapıyor.

- Bu yolculuktan ne kadar “iyi his” elde edecek: dükkanlardan alışveriş yaparken ne kadar ucuza alacak, etrafı dolaşmaktan ne kadar zevk alacak, “Serbest İrade” sahibi, yani kafasına göre programsız yaşamanın zevkine varacak.

Bunun karşılığında da

- Oraya kadar gitmek ona ne kadar “kötü his”e malolacak: Ağrıyan bir sırt, trafik işkencesi, benzin maliyeti, doğa kirliliğine yapılan katkı hakkındaki endişe.

Eğer iyi hisler ağır basarsa arabaya atlar ve gider. Olası sonuçlar üzerinde neler hissedeceği, elde etmek “istedikleri” konusunda onu yönlendirecektir.

Herhangi bir konuda karar vermek böyledir: nasıl hissedeceğimize göre karşılık veririz.

Hangi TV programını seyredeyim”den “Artık evlenme vakti geldi mi, ne?”ye kadar verdiğimiz bütün kararlar kendimize güzel bir hayat sağlamak için yaptığımız ufak rötuşlardır.

Bizi

- suçlu, üzüntülü ve korkmuş gösterecek durumlardan uzak durur
- Neşe, haz, tatmin duyguları ile dolu bir hayat yaratmaya çalışırız.

İnsan, kalbinde, seçim yapamayacağı iki arzu taşıyorsa, daha güçlü olanı seçmelidir, bu durumda insan hayatında özgür irade diye bir şey yokturMark Twain, Eruption

Bu gözlem çok önemsediğimiz özgürlük hakkında bize ne anlatıyor?

- Nasıl hissedeceğimizi belirleyen nedir?
- Seçim ve davranışlarımızı kontrol eden nedir?
- Eğer hayatlarımızı gerçekten kontrol edebiliyor olsaydı, neler yapardık?

Biraz daha soru:

Nasıl yani?..Kendi duyguları mı kontrol edemiyor muyum?

Muhtemelen hayır...öyle olsa şu anda olduğumuzdan çok daha fazla mutlu olurduk..

Kendimizi daha iyi hissetme konusunda “ikna ederdik”.

Uyandığımızdan itibaren duyguların, hem de genelde istemediğimiz duyguların, saldırısı altındayız.

Saatin ısrarla çalan alarmı, yataktan kalkıp gerçek hayatla yüzleşmek zorunda olduğumuz hatırlatıyor bize.

Kötü duyguların gelmesini önleyemiyoruz; önleyebilsek bütün yapmamız gereken “olumlu düşünme”ye çalışmak olurdu ve radyoyu açarak dikkatimizi dağıtabilirdik

Nasıl yani?...Ben genelde yapmak istemediğim şeyleri yapıyorum – sınava çalışmak gibi, fazla mesai yapmak gibi...

Genellikle yapmak istemediğimiz şeyleri yapıyoruz.

Biraz etrafınıza bakın, büyük bir ihtimalle sizin de içinde bulunduğunuz, bazı insanlar, hayatlarının çoğunu yapmak istemedikleri şeyleri yaparak geçirmekten şikayetçi.

Peki o zaman niye yapmak istemediğimiz şeyleri yapıyoruz?

Belki bize sunulan seçeneklerin hiç biri bize zevk vermiyor: kimse vergi ödemekten hoşlanmaz, ancak vergi ödememenin potansiyel cezası daha da sevimsiz. Bu durumda biz seçenekler arasında bize en az zarar verecek olanı seçiyoruz.

Yaşayacağımız sevimsiz duyguları en aza indirmek en iyi yol olarak görünüyor.

Ya da belki en fazla zevk alma yolunun ilk başlarda biraz acı çekmek olduğunu hesapladık: “Geleceğe yatırım yap” – “bugün çok çalış, çünkü yarın yarın getireceği nihai tatmin bugünkü sıkıntından daha büyük olacak”. “Derslerine çalış sonraki sınavlarda başarılı olasın”. “Şimdi kan ter içinde koştur ki yarın sıkı bir vücuda sahip olmanın keyfini yaşayasın”.

Çocuk psikolojisinde bunun adı “ertelenmiş ödül” dür ve çocuğun büyüdükçe öğrenmek zorunda olduğu sevimsiz şeylerden biridir.

Bebekler bunu yapmaz, ama büyükler yapar. 10 yaşında bir çocuk ikisinin arasında bir yerdedir. Hayatta daha fazlasını elde edebilmek için başlarda biraz acı çekmek gerektiğini hoş olmayan bir şekilde öğrenmenin yolundadır.

Nasıl yani?...Ben yapmak istemediğim şeyleri yapıyorum çünkü diğer insanlara yardım etmek veya doğrusu bu olduğu için...

Bazen yaptığımız şeyler için “doğrusu bu da ondan” deriz. Demek istediğimiz aslında bize kalsa onu yapmayı seçmeyeceğimizdir. Yapma gerekçemiz ahlaki sorumluluğun getirdiği güçlü duyarlılıktır.

Ama gene de, en az zarar verecek olanı seçeriz.

Arkadaşım beni telefonla arıyor ve “Yeni aldığım piyanoyu yukarı taşımak için yardımına gerçekten de ihtiyacım var” diyor.

Durumu gözden geçiririm: TV karşısına geçip bacaklarımı uzatarak seyretmenin verdiği mutluluk; öte yanda da kalk arkadaşın evine git, merdivenlerde kan ter içinde piyanoyu çıkartmaya çalış, 3 kat yukarıdan piyanonun kafama düşme olasılığı da cabası...

Kaytarmak için bir mazeret bulsam iyi olacak...ama birden çok bencil olduğumu düşünmeye başlıyorum. Piyanosunu tek başına yukarıya çıkarmaya çalışan arkadaşım gözümün önünde geliyor.

Geçmişte bana yaptığı iyilikleri hatırlıyorum ve kazanamayacağımı anlıyorum. Yardım etmek hiç hoşuma gitmiyor ama yardım etmemek daha da kötü hissettiriyor kendimi.

Arkadaşımın bensiz girişeceği çaba beni o kadar kötü yapıyor ki daha ben farkına varmadan ayakkabılarımı giyip ona koşturmaya başlıyorum.

Seçtiğim eylem bana en az acı verendi. Beni “iyi bir insan” yapan da bu.

Üstelik ufak bir de ikramiyem olacak, arkadaşım hakkımda güzel şeyler söylediğinde kendimi iyi hissedeceğim.

Nasıl yani?... Başka insanlara yardım etme gerekçemizin kendimizi daha iyi hissetmemiz olması biraz ayıp değil mi?

Azizlerimizin aziz olmaktan hoşlanmadıklarını görmek ister miyiz?

Muhtemelen rahibe Theresa’nın, en azından kendi için – en büyük mutluluk ve tatmin duygusunun başkalarına yardım etmekle geldiğini anlamıştı. Çektiği zorluk ve gösterdiği çaba, aldığı ödülün yanında hiç bir şeydi. Başkalarını acıdan kurtarmak, kendisini çok iyi hissetmesine sebep oluyordu. “Bencil” isteklerine karşı koymak için gösterdiği çaba “bencil olmayan” eylemlerinin getirdiği iyi duygulara denk geliyordu.

Başka insanlara yardım etmek için heves duymak için, onların bir sorunları olduğunu bilmemiz lazım. Ama onların acılarını ancak kendimiz de hissedersek bilebiliriz.

Rahibe Theresa diğer insanların nasıl acı çektiklerinden hiç bir zaman emin olamazdı – ne hissettiklerini hayal edebilmek için kendini onların yerine koyması lazımdı. Onların içinde bulunduğu duruma ve yüz ifadelerine baktı, neler anlattıklarını dinledi. Ve duydukları onu üzdü. Canını acıttı.

Onların acılarına, kendi acı deneyimleri sebebi ile ilgi duydu

Nasıl yani?...Ama bu bizim vatandaşlık görevimiz değil mi..Ahlak kuralları bunu gerektirmiyor mu?

- Başkalarına yardım etmeyi sadece istediğim için seçmem..dürüst olmak gerekirse onun yerine maça gitmeyi tercih ederim. Ama yardım ederim, çünkü o benim görevimdir. Bedava yemek dağıtılan yerlere gidip yardım ederim çünkü doğrusu budur...

- Ama bundan hoşlanmıyorsun

- Yaa tam öyle değil ama gene de çok eğlenceli bir şey olduğu söylenemez

- Peki yapıp bitirdiğinde – vatandaş olmanın görevlerinden birini yerine getirdiğinde – nasıl hissediyorsun kendini?

- Bittiğine seviniyorum

- Peki bir insan olarak kendini nasıl hissediyorsun?

- Eee..iyi herhalde. İyilik yaptığım için kendimi mutlu hissediyorum. Yapmasam olmazdı.

- O zaman kendinden nefret etmiyorsun yani? Ahlaki görevini yerine getirirken bencil duyguların olduğu için zayıflığından dolayı kendini küçümsemiyor musun?

- Saçmalama tabii ki hayır

- Peki bir sonraki yoksullar evi ziyaretine gidemesen? O zaman nasıl hissedersin? Gene kendinden hoşnut olur musun? Gitmemek hoşuna gider mi?

- Tamam..Tamam.. Ne demek istediğini anladım, bu vatandaşlık görevini yapıyorum çünkü kendimi iyi hissettiriyor. Ama gene de senin anlatımında doğru olmayan bir şeyler var gibi

- Yanlış olduğunu biliyorsun ama niye yanlış olduğunu bilemiyorsun, gibi mi?

- Hah işte o..Kesinlikle o...

Nasıl yani?...Bütün kararlarım mı? Hala ikna olmadım. Kanıt nerede, kanıt ?

Unutmayın ki hala bir açıklamaya ihtiyacımız var.

Bir sorunumuz var – bilim ile kişisel deneyimlerimiz arasında bir uyuşmazlık var. Ve bilime bir kabahat bulmaktansa kendi kişisel yaşam tecrübelerimizde bir kusur bulmaya çalışıyoruz.

Ve göreceğimiz gibi bu “insan olmanın” kişisel deneyimlerimize nasıl oturduğuna dair bir açıklama değil, aynı zamanda gerekli de olan bir açıklama...

Sonraki bölümlerde, bu kavrayışın insanın nasıl yaratıldığına dair bilimsel açıklamayı ve “serbest irade”nin varolup olmadığına dair ikilemi nasıl çözdüğünü göreceğiz.

16 Mart 2009 Pazartesi

Bölüm 10 - Duygular nedir?

...robot olup olmadığımız anlayabilmenin yolu duyguların niye varolduğunu araştırmaktan geçiyor – amacı nedir ve nasıl olup da avantajımıza çalışırlar ?

İlk doğduğumuz günden bu yana duygularımızla yaşadık. Bizim kollarımız bacaklarımız gibi bir parçamız. Ancak kol ve bacaklarımızın ne işe yaradığını açık seçik görüyorken, hiç kendimize sormuyoruz “Öfkemin amacı nedir?” veya “Bugün kendimi mutlu hissediyorum ama bu yaşadığım mutluluğun işlevi nedir?

Duyguların bir amacı olmadığını varsayıyoruz – onlar amaç değil, sonuç.

Ama göreceğimiz gibi bu yaklaşım kendimiz hakkında ne kadar saf ve kendini fazla önemser vaziyette olduğumuzun bir göstergesidir.

Niye yemek yemek bize kendimizi iyi hissettiriyor? Karnımız zil çalarken yemek kokularının ne kadar güzel geldiğini düşünün. Bir de yemek yedikten sonra aynı kokuları inceleyin. Artık o kadar da “iştah açıcı” olarak gelmiyor değil mi? Sevilmek niye bu kadar hoşumuza gidiyor? Takdir edilmek niye hoş bir duygu? Başarmak niye güzel bir şey?

Sahip olduğumuz en temel duygudan başlayalım – fiziksel acı

Fiziksel Acı

Parmağınızı ateşe tutarsanız, canınız acır

Ve gayet belirgin bir sebeple acır: parmağınız hasar görüyor. Vücudunuz ( yani aslında bilinçaltı zihniniz) size o parmağı kurtarmak istiyorsanız acilen harekete geçmenizi söylüyor.
Acı , can yakar...ama o olmasaydı yaşayamazdık.
Peki zevk nedir? Opera veya Picasso’dan aldığımız zevk o kadar belirgin olmasa da, dondurma yemek ve sevişmekten alınan zevk daha kolay anlatılabilir: yağlı yiyecekler hayatta kalmamıza sevişmek de türün devamına yardımcı olur.

Derin karanlık geçmişimizin bir yerinde atalarımızın hiç bir duygusu yoktu.

Herhangi bir zevk almaz, hatta acının nasıl bir şey olduğunu bilmezlerdi. Onlar sadece...öylesine yaşadılar işte.

İlk başlangıçlar zamanı, ilk yaşam formları, bakteri, amip benzeri hücreler... Sinir sistemi yok, acı yok, zevk yok.

Ve sonra duygular gelişti...

Hayvanlar etrafta dolaşmaya başladıkları zaman, hemen kendileri için neyin iyi neyin kötü olduğunu anlamaya dair bir yöntem geliştirme ihtiyacı hissettiler.

Vücutları hasar gördüğünde acı hisseden hayvanlar hayatta kaldı – ve karşı cinsle sevişerek genlerini bir sonraki nesile geçirme konusunda daha fazla şansa sahip olanlar da bunlar oldu.

Acıya karşı gen sahibi sahibi olanlar gelişip çoğalırken, acı hissi olmayan hayvanların nesli tükendi.

Evrim hayvanların hayatta kalması için sopa ve havuç şeklinde çalışır.

Hatta diyebilirsiniz ki, evrim bizi bir köpeği eğitir gibi eğitir:

- Yaşam şansını artıracak birşeyler yaptığımızda bize zevk bisküvitçikleri verir. Hayatta kalma şansımızı azaltacak bir şeyler yaptığımızda da ufak acı cezalandırmaları.

Hayatta kalma şansımız için iyi bir şeyler olduğu zaman – kendimizi iyi hissederiz

Hayatta kalma şansımız için kötü bir şeyler olduğu zaman – kendimizi kötü hissederiz


İşte bu şekilde hayatta kalmak için neye ihtiyacımız olduğunu biliyoruz.

Tamam ama bu bizim robot olduğumuzu da göstermez değil mi? Evrim bizim hayatta kalmamıza yardım ediyor ama biz de zaten öyle davranmayı seçecektik

Acı ve açlık hissi bizim için iyi birşey. Bizi hayatta tutuyor. Eğer karşılığında bir şeyler kazanacaksak ufak tefek acı hisleri yaşamak o kadar da umurumuzda değil.

15 Mart 2009 Pazar

Bölüm 11 - Ama evrim sadece “hayatta kalmak” değildir

Mesela sevişmeyi ele alalım...

İlk bakışta, evrim sevişme söz konusu olduğunda bizim en yakın dostumuz gibi görünüyor: sevişmek “Serbest İrade” ile zaten yöneleceğimiz bir tercih gibi gözüküyor.

Sevişmek sadece epeyce zevkli bir şey değil aynı zamanda ihtiyacımız da olan bir şey. Çocuk sahibi olmak için sevişmeye ihtiyacımız var, ve çocuk sahibi olmazsak da insan ırkının nesli tükenir...

Ama bir dakika... “çocuk sahibi” olmanın bizimle ne ilgisi var? Yani “bireyler” olarak demek istiyoruz.

Tamam bir tür olarak tabii ki çocuklara ihtiyacımız var. Ve her birimizin ataları en azından bir kere sevişmemiş olsaydı şimdi biz de olmazdık...

...ama bunun bize yararı ne? Sevişmenin bize ne yararı var – tabi gözle görülür zevki dışında?

Şurası gerçek ki bir daha hiç sevişmesek de hayatlarımızı devam ettirebiliriz (tabi yaşadığımız süre bize daha uzunmuş gibi gelecektir, ama olsun)

Dahası, sevişmek, bir ihtiyaç olmamanın dışında bir de çok tehlikeli bir eylem. Özellikle vahşi doğa ortamındaki hayvanlar için:

Sevişmek ve çocuk yapmanın tehlikeleri:

- Dişi için, hamilelik süreci hem pahalı hem de zor bir süreç.

Hem daha fazla yiyecek bulmak zorunda hem de taşıdığı yük yüzünden yiyecek bulması daha da zorlaşacak.

Hatta bırakın avlanmayı kendisi bir av haline gelebilir.

Sonra bir de doğum yapacağı bir yuva bulmak/kurmak zorunda. Üstelik doğumun kendisinin acısı var.

Doğum sonrası yavrunun bakımı, düşmanlara karşı savunulması ve dış dünyanın garipliklerinden korunması için eğitimi gibi konulara girmiyoruz bile.

- Erkek de olaydan o kadar kolay kurtulamıyor.

“Arazi hakimiyeti kavgaları”nı düşünün.

Eğer bir tavuskuşu iseniz sizinle sevişmeyi kabul edecek bir dişi bulmak için o komik kuyruğu taşımanız gerekiyor.

- Ve tabi bir de hastalıklar. Her iki cins için de sevişmek hastalık yaymak için en ideal yöntem – atalarımızın koruyucuları da yoktu. Kullanmak isterler miydi o da ayrı bir konu.

Çocuklar! Onlara kimin ihtiyacı var ?

Şurası açık ki – bizim yok.

O zaman niye yapıyoruz? Neden sevişiyoruz..ve niye çocuk sahibi oluyoruz? Niye beyinlerimiz ,bu kadar tehlikeli bir şeyi yapmamız için bizimle tatlı tatlı konuşup ikna etmeye çalışıyor...bizim yararımıza değilse, ne?

Niye evrim bizim yararımıza olmayan şeyler yaptırtıyor bize?

Çünkü evrim bizimle alakalı değil. Yaşam bizimle ilgili değil. Varoluş sebebimiz...bizim yararımıza değil.

Evrim genlerle ilgili. Biz, genlerimizi her tarafa saçmak için kullanılan makineleriz. Saçma gibi gözüküyor, sanki öteki türlüsü doğru olacaktı. Ama değil.

Kendinizi en sevdiğiniz müziğin CD’si gibi düşünün.

Asıl olan hangisidir? CD mi, müzik mi? Müzik CD sayesinde mi vardır, yoksa CD müzik sayesinde mi vardır?

Açık ki asıl olan müzik. Müzik bir başka CD’ye veya teknoloji geliştiğinde daha da gelişmiş bir taşıyıcı da kopyalanabilir. Sonra CD’nin işi biter. Nasıl plak ve teyp kasetlerin işi bittiyse, öyle...

CD’ler müziği dünyaya yaymak için iyi bir yöntem oldukları için varlar. Amaç onlar değil, asıl olan onlar değil..onlar sadece yöntem.

Aynı şekilde insan da asıl olan değil, sadece genlerin dünyaya yayılması için araçlarız.

Genler müziktir. Bizler de CD.

İşte bu yüzden biz insanlar hayata birey olarak devam edecek şekilde davranmak için düzenlenmemişiz...

...genlerimizin hayatta kalmasına yardım edecek şekilde hareket ediyoruz.

Eğer genlerimizin hayatta kalma şansı için kötü bir şey olursa – kendimizi kötü hissediyoruz
Eğer genlerimizin hayatta kalma şansı için iyi bir şey olursa – kendimizi iyi hissediyoruz


Bu bilimin bize şimdiye kadar öğrettiği en önemli şey olabilir.

Tabi bu demek değildir ki yaşamışız ölmüşüz arada fark yok. Ama sırf yaşamış olmak için de yaşamıyoruz. Bir sonraki nesli yaratmak için yaşıyoruz.

Yaşıyor olmak” sadece genlerimizin hayatta kalma şansını artırmak için bir mekanizma.

Evrim de işte böyle çalışıyor. Evrimin kendisi bu. Kendiliğinden. Eğer genetik bilgi bir nesilden ötekine geçmezse evrim süreci de olmaz.

Eğer atalarımız genlerinin yaşama şanslarını artırmak yerine kendi bireysel yaşama şanslarını maksimum hale getirseydi, daha uzun yaşayabilirlerdi...ancak bunu sıradaki genlere aktaramazlardı: “kendine iyi bak, çocuk sahibi olmak da neymiş” diyen genler bir sonraki nesle aktarılamadı.

Sadece seks yapma ve doğan çocuğa bakma riskini göze alanlar bizim atalarımız oldu.

Evrim (veya doğal seleksiyon) sadece genlerin yararına olan davranışları seçer.

Ama ben çocukları seviyorum – Benim de çocuğum olsun istiyorum. Serbest irade sahibi olsam da olmasam da çocuk sahibi olurdum. Ve tabi sevişmeyi de seviyorum. Benim serbest irademe kalsa sevişmeyeceğimi söylerken ciddi değilsiniz değil mi?

Peki gerçekte olmasa da sevişme ve çocuk sahibi olmanın getireceği zevki alabiliyor olsaydınız?

Kulağa saçma geliyor değil mi, tabii ki..ama asıl olanın nasıl hissettiğimiz olduğu konusunda anlaşmıştık, bu durumda da bu duyguları getirdiği riskler olmadan yaşamayı da düşünmeliyiz. Böyle bir olanaktan yararlanmak epeyce akıllıca olmalı.

Sevişip çocuk yapıyoruz çünkü evrim bizim bu fikirden hoşlanmamızı istiyoruz.

Bundan hoşlanmayı seçiyor değiliz.

Eğer gerçekten “Serbest İrade”miz olsaydı – bugün ne yapıyor olurduk?

Sadece kendimizi iyi hissetmeyi mi seçerdik? Gün boyunca mı? Haftada 7 gün, günde 24 saat mi? Hayatımızı herşeyin bize inanılmaz güzellikte geleceği şekilde mi kurardık – acı yok, vicdan azabı yok, suçluluk duygusu yok, kıskançlık yok, endişe yok ?

Ne de olsa hayatta kalmayı garantiledikten sonra başka şeyler yapmak için motivasyonumuz ne olacak ki? Yapacağımız her şey gelecekte de kendimizi mümkün olduğunca iyi hissetme yönteminden emin olmakla geçecek. O zaman aracıyı atalım ve kendimizi iyi hissedelim. Etrafımızdaki dünyada ne olsa da mı?

Eğer gerçekten özgür olsaydık, kendimizi iyi hissetmeyi seçerdik... Bütün gün boyunca... Etrafımızda ne oluyorsa olsun.

Bilinçli zihnimiz şunu yapmaya programlanmıştır : hoşa giden duyguları çoğalt, hoşa gitmeyen duyguları en aza indir. Bu sayede genlerimizin hayatta kalma şansını çoğaltırız.

Bu aşamada sistem gayet güzel çalışır. Yani genlerimiz için.

Ama biz bireyler için – yani bilinçli zihinlerimiz için böyle çalışmıyor. Bilinçli zihnimiz genetik hayatta kalma şansını artırma ihtiyacı için programlanmış hedeflere ulaşma konusunda devamlı engel çıkartır.

Peki bundan kurtulamaz mıyız?

Bilinçli zihnimizi, davranışlarımızı kontrol eden bencil kopyalayıcıların diktatörlüğünden kurtaramaz mıyız?

14 Mart 2009 Cumartesi

Bölüm 12 - Evrim makinesinin içinde hapsolmuşuz

Eğer “biz” bilinçli zihinlerimizsek o zaman belki de “hayatta kalma makineleri” değilizdir...

..sanki hayatta kalma makinelerinin içinde hapsolmuş gibiyiz...

Kaçamıyoruz. Makinenin tamamını, hayatta kalma amacı ile yaptığı şeyleri yapmaması için kapatamıyoruz.

Üstelik bu sağa-sola gen yayma konusunda etkin yardımcılar olmak durumundayız çünkü bütün istediğimiz, kendimizi iyi hissetmek.

Ve kendimizi iyi hissettiğimiz zamanlar, aslında bu genlerin hayatta kalma şanslarını artırmaya yardım ettiğimiz zamanlar. (Böyle bir bakış açısını çocuğunuzun okul başarısı karşısında duyduğunuz mutluluğa uyarlayın. Başarısız olsa daha az sevecek değilsiniz ama başarılı olması genlerinizi devam ettirmesi adına sizin için iyi haber)

- Ama bizim amacımız genleri etrafa yaymak değil ki...
- Bizim amacımız...hayatta kaldığımız sürece,kendimizi iyi hissetmek


Eğer kumandada gerçekten de bilinçli zihnimiz olsaydı, bilinçaltımıza her zaman iyi hissetme talimat verir, olur biterdi.

Hayatta kalmaya yetecek kadar çalışır, geri kalan zamanı da kendimizi iyi hissederek geçirirdik.

Ne üremeye gerek olurdu, ne daha fazlasını başarmaya, ne lüks tüketim malzemelerine ne de başarıya. Gerçekten de bunları yapmaya hiç gerek kalmazdı.

Eğer duygularımızı kontrol edebiliyor olsaydık sessiz, sakin, riskten uzakta tamamen “gönül tokluğu” içinde, harika, eğlenceli doygun bir hayat yaşayan insanlar olurduk.

Bir paralellik var. Bilinçli zihinler seks yapmayı seviyor. Seksten epeyce zevk alıyoruz. Ama bunun bir de yan etkisi var. Hamilelik. O zaman koruyucular kullanıyoruz.

Genlerin gücünü engellemek için ve o genlere rağmen bilinçli zihnimizin istediğini elde edebiliyoruz.

Sahip olduğumuz diğer duygular için de aynısını yapamaz mıyız? Niye hiç seks yapmadan seksin getirdiği bütün zevkleri yaşayamıyor olalım?

Sanki bir adım daha atsak hayatlarımızı kontrol altına alabilecekmişiz gibi duruyor. Sadece bunun gözümüzün önündeki bir sonraki adım olduğunun henüz farkına varamadık

Aşağıda gerçekler bizim için gayet açıktır: Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır; Yaradan’ları tarafından bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır. ABD Bağımsızlık Bildirgesi 1776

Mutluluğa erişme hakkımız olduğu için “Serbest İrade”miz olduğunu düşünüyoruz.
Ama pamuk tarlasında çalışan köle de aynı şeyi düşünüyor.

Köle serbest değil çünkü erişeceği ödüller sahibinin insafına kalmış.

Sahip de kölesinin mutluluğunu ancak iş yapma gücüne katkısı olduğu müddetçe düşünüyor.

Bizim sahiplerimiz de bizim mutluluğumuza aynı şekilde yaklaşıyor.

Peki biz genlerimizin kölesi miyiz yoksa iş-ortağı mı?

Bu sorunun yanıtı genetik hedeflere ulaşmanın en iyi yolunun bilinçli zihinlerimizle aynı olup olmadığında yatıyor.

- Ne kadar çok çalışırsak o kadar vaadedilmiş ödül alacağımız ortak mıyız

- Yoksa denetçileri tarafında kötü muameleye tabi tutulan ve sadece işi yapmaya yetecek kadar ödül verilen köleler mi?


Bu da “gerçekten mutlu bir hayat yaşamak mümkün mü?” sorusunun yanıtına bağlıdır.

13 Mart 2009 Cuma

Bölüm 13 - Mantıklı Düşünmenin Nesi Yanlış?

Evrim teorisi, doğal seçimin insanın bilinçli zihninin keşfettiği en güçlü buluşlarından biri olduğunu öne sürer.

Bilinç “deneyimleri”miz uyarlanamaz olsa da, bilinçli olarak yaptığımız şeyler (mesela çiçek hastalığı aşısı) genlerimize hatırı sayılır miktarda hayatta kalma şansı vermektedir. (Şu güzelliği göz önüne getirin: Virüsler ve mikoplar kendilerine bir vücut yaratmak yerine varolan zaten yaratılmış bir vücuda girip yerleşmeye çalışıyor. Ama vücudun esas sahibi olan gen çalışıyor didiniyor ve o virüsü öldürecek veya etkisiz hale getirecek tedavi yöntemlerini bulduruyor insana)

Eğer durum buysa ve kararlarımız bilinçli olarak uyarlanabilir ise o zaman nasıl oluyor da “evrim” bizim bilinçli tercihlerimizi de kontrol ediyor/etti?

Nasıl oluyor da, biz nasıl bir kıstas kullandığımızı da bilmeden genlerin hayatta kalma şansını geliştirdik?

Ölümden sakınıyoruz çünkü ondan korkuyoruz, seksi sevdiğimiz için yapıyoruz, çörekleri sevdiğimiz için yiyoruz, çörek yemeyi bir yerde kesiyoruz çünkü şişman olma düşüncesi kendimizi kötü hissettiriyor.

Şişman olma düşüncesinden önce de şu örneği düşünün, 1,5 porsiyon iskender kebabın kokusu karnımız zil çalarken nasıl geliyor, karnımız doyduktan sonra nasıl geliyor? Koku aynı koku olmasına rağmen birisi, bize “tamam artık daha fazla yemene gerek yok” diyor.

Veya oturmuş güzel güzel film seyrediyorsunuz, birden kalkıp buzdolabına gidiyor bir bardak su içiyorsunuz. Acaba siz mi susadınız yok hücrelerin susuz kaldığı mesajını alan beyin “tamam merak etmeyin ben şimdi onu kaldırıp buzdolabına götürür, size su akışını sağlarım” mı diyor?

Kişisel deneyimimiz bilinçli tercihlerimizin duygular tarafından kontrol edildiğini söylüyor: karar verirken bizi iyi hissettirecek olan seçeneklere doğru bir yönelimimiz var.

“Hakikaten” başkalarını düşündüğümüz durumlarda dahi aslında bencil davranmadığımız için kendimizi iyi hissediyoruz. Bizi “iyi” insan yapan da bu.

Bilinçli olarak yaşadığımız bu duygular beynin bizim kontrolümüzde olmayan bir bölümü tarafından yaratılıyor.

Bu sebeple evrimin bilinçli kararlarımızı kontrol yöntemi olarak ortaya koyduğumuz mekanizma şu :

Bilinçli zihinlerimiz, zevki çoğaltıcı, acıyı ise en aza indirici şekilde programlanmış

Dış dünyada olan bir olay hoşumuza gidiyorsa genlerin hayatta kalma şansı artmıştır, kötü hissediyorsak da azalmıştır. Çünkü zihnimizin bilinçli olmayan tarafı genlerin yaşama şansının azaldığını hesaplamıştır. (Beklemediğimiz bir yerden para gelmesinin verdiği mutluluk ile, beklemediğimiz bir masraf kapısının açılmasının bizi üzmesi gibi)

Ortadan Kalkan “Serbest İrade” İkilemi

Matt Ridley Genome kitabında “Şimdi istediğim zaman arabama atlayıp Edinburgh’a gitme kapasitem var. Ve sebep olarak da sadece istemiş olmak dışında bir şey yok...Ben Serbest İrade ile donatılmış bir aracıyım” derken, kumandada bizim olduğumuz yönündeki içgüdüsel bilgimizden bahsediyor.

“İstediğimiz şeyi yapabiliriz”

Ancak bir şeyi “sırf istediğimiz için” yaptığımızda, aslında bize söylenilen bir şeyi yaptığımızın farkına varabiliriz. Susayınca su içmek, acıkınca yemek yemek, yorulunca oturup dinlenmek, haksızlığa uğrayınca sinirlenmek, uykumuz gelince uyumak vs. vs.

Ve “Serbest İrade” ikilemi böylece ortadan kalkmış olur : biz ne de olsa sadece hayatta kalma makineleriyiz – Uykumuz bitince mi uyanıyoruz yoksa “hadi bakalım kalk tembel şey, çalışıp çabala hayatta başarılı ol ki genleri etrafa saçacak olanakları çoğalt” diyen kim?

Ne yaptığımızı görüyoruz ama bilinçli tercihlerimizi kontrol eden mekanizmanın ne olduğunu bulamadık henüz.

Eğer gerçekten “Serbest İrade” sahibi olsaydık – bilinçli zihinlerimiz serbest olsaydı – bütün gün ne yapardık?

Bütün programımızı kendimizi iyi hissetmek üzerine oluştururduk. Bütün gün boyunca. Etrafımızdaki dünyada ne olursa olsun. Tam bir “vur patlasın-çal oynasın” durumu yaşardık.

12 Mart 2009 Perşembe

Bölüm 14 - Doğal Seçim nasıl (ve niye) sürekli iyi vakit geçirmemizi istemiyor ?

Bu tabii ki mutluluk araştırmacılarının önerileri ile bağlantılı olacaktır; belli bir süreden sonra mutlu olmanın ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Evrim bizim sürekli mutlu olmamamızı istemiyor.

Mutluluk hissi bizim etrafımızdaki dünyada olup bitenin otomatik bir sonucu değil, bizim bilinçli tercihlerimizi yönlendirebilmek için kullanılan bir araç.

Genlerin hayatta kalma şanslarını maksimum hale getirmek başarabileceğiniz bir hedef değil, çünkü “maksimum”un rakamsal bir tanımı yok. Bu sebeple mutluluk da bir hedef değil.

Mutluluk bir dizi “fena değil işte” duygusunun toplamından oluşan birşey. (“İçgüveyinden hallice” durumu “fena değil işte’in tam karşıtı mı yoksa “fena değil işte”den bir basamak daha mı aşağıda bilemiyorum. Hatta bir de “ne olsun be abi.Yuvarlanıp gidiyoruz” durumu var. Yazıda “Fena değil işte” anlatımına sadık kalmak da fayda var)

Genlerin hayatta kalma şansı düne göre artıp azalmasına bağlı olarak değişiyor.

Hayatla İlgili Bir Problem

Evrim bizim ne kadar mutlu olmamızı istiyor?

Eğer deneyimlediğimiz duygular tarafından yönetiliyorsak...bunun bizim mutlu bir hayat geçirmemizin olasılığına nasıl bir katkısı olabilir?

Eğer biz genetik efendilerimizi tatmin etmek için çalışan kölelersek...mutlu olmamıza hiç izin verecekler mi?

Bu bölümde de mutluluğu daha iyi anlamaya çalışacağız...daha doğrusu mutluluğun doğasını anlamaya çalışacağız.

Nasıl daha başarılı olurum?” u değil..Veya “Sayısal Lotoda çıkacak numaralar nedir?”i araştırmak değil amacımız.

Daha çok “Mutluluk nasıl çalışır. Mutluluğun amacı nedir?”e odaklanacağız.

- Eğer mutluluğun biyolojik açıdan nasıl çalıştığını anlayabilirsek, bu biraz daha mutlu olma konusunda bize yardımcı olabilecek mi?

veya, aslında, daha fazla mutlu olmak mümkün müdür?

Mutluluk bizim düşündüğümüz gibi çalışmaz.

Bizi daha mutlu yapacak şeylerin bir listesini çıkartalım:

Buna Mutluluk Dilek Listesi diyelim

- Daha çok para
- İyi bir ilişki
- Dünya barışı
- Daha çok saç (veya daha ince, veya daha kalın, veya daha ahenkle dans eden...)


Tabi liste yapmak kolay

...problem o listeyi gerçekleştirmek: herşeyden önce dünya kontrol edilmesi kolay bir yer değil.

Ama devam etmemizin, yani her gün denemeye devam ediyor olmamızın gerekçesi , bir gün bu listedeki her şeyi başaracağımıza olan inancımız, o zaman da şimdikinden daha mutlu olacağız...

Ve dahası mutlu olarak kalmaya da devam edeceğiz...

- Mutluluğun kerevetinde kalmaya devam edeceğiz, ta ki durumlar değişene dek...mesela işimizi kaybettiğimizde, kanser olduğumuzda, annemiz öldüğünde...

Ama ya mutluluk böyle çalışmıyorsa?

Yani mutluluk otomatik bir sonuç değil de bir mekanizma ise..bu durumda bizim mutluluk dilek listemiz ne olacak?

Buda

Hepimiz mutluluğun ulaşılabilir olduğu düşüncesi ile yetiştirildik. Bize öğretildi ki eğer okulda sıkı çalışırsak, eğer iyi bir ailemiz olursa, eğer daha çok para ve toplumun saygınlığını kazanırsak..mutlu olacağız. Herşey “Onlar ermiş muradına” için, her kitap, her film bu basit varsayım üzerine kuruldu.

Ama yine de, dünyanın en yaygın dinlerinden biri 2500 yıl önce bu konuda ikna olmayan bir insan tarafından kuruldu.

Buda Hintli bir prensti. Efsaneye göre, varlıklı ve sağlıklı bir kişiydi. Parası, gücü ve ünü vardı. Ama gene de hayatından memnun değildi.

Hayattan “daha fazlası”ını araştırırken, bir gün bir ağacın altına oturdu ve neyin yanlış olduğunu düşünmeye başladı. Ağacın altında epeyce bir süre oturduktan sonra şu sonuca vardı :

- Tatminsizlik yaşamın doğasında var

Hayatta ne başarmış olursanız olun – bu ister maddi zenginlik olsun, ister sizi seven bir aile olsun, ister etrafınızdaki insanların saygısı olsun, isterse de bunların toplamı olsun – bunlar hiç bir zaman sizin için kalıcı süre ile tatmin edici olmayacaktır.

Bu 21. Yüzyıl Batı dünyası için epeyce sarsıcı: Milyonlarca insanın manevi düşüncesinin zengin, başarılı ve sevilen biri olmanın yaşamını geliştirmeye yetmeyeceği üzerine kurulu olması tuhaf gelir.

2500 yıl önce doğduğu için bilim Buda’ya pek yardım etmedi.

Bir gözlemde bulunmuş ama açıklayamamıştı.

Peki 2500 yıllık bilimsel bilgi birikimi Buda’nın gözlemine ne ekleyebilir?

Gerçekten insan doğası hiç bir zaman doymaz mı?

İnsan doğası ceylan avlayan aslanın doğası ile aynı mıdır?

Çimenin niye her zaman yeşil olduğunun bilimsel bir açıklaması yapılabilir mi?

Yaşamın doğasında tatminsizlik olmasının bilimsel bir açıklaması var mıdır?

İçgüdülerimiz mutluluk hakkında bizi nasıl yanıltır?

11 Mart 2009 Çarşamba

Bölüm 15 - Bize Huzur Vermeyen İki Mekanizma : Zevk Azatıcısı ve Beklenti Ayarlayıcısı

Kişisel Deneyim #1 : Zevk Azalması

Elinde bir tane müzik albümü olan bir kişi düşünün.

İstanbul, Üsküdar’da bir adam var, elinde de bir tane müzik albümü.Sezen Aksu’nun bir albümü ..ama bu o kadar önemli değil.

Önemli olan şu ki, diğerlerimizin aksine bu adam tek bir albümden sıkılmıyor.
Defalarca defalarca dinliyor.

Arkadaşları “Nasıl oluyor da aynı müziği defalarca dinlemeye tahammül ediyorsun yahu?” diyor

Adam gülümsüyor ve “Siz nasıl tahammül edemiyorsunuz yahu?” diyor

Tamam bu bir kurgu..Ama zaten öyle olmak zorunda değil mi? Ne de olsa böyle bir durum hiç insanî değil.

Müzik ne kadar iyi olursa olsun, söyleyen ne kadar iyi söylerse söylesin – bir tek albümü defalarca üst üste dinlemek hiç de normal değil.

Peki ama niye sıkılıyoruz? Neden 10, hadi 20 defa severek dinlediğimiz bir şey daha sonra yavaş yavaş çok tanıdık geliyor ve sıkılmaya başlıyoruz?

- Müzikte değişen hiç bir şey yok: Biz dinledikçe kötüleşmiyor, hani defalarca giysek ilk güzelliğinden kaybetmeye başlayacak ayakkabılarımız değil ki

- Dış dünyada da değişen bir şey yok: ses dalgaları kulak zarlarımıza farklı bir şekilde vuruyor değil..

Ama gene de sıkılıyoruz.

Bir sebepten dolayı, kendi beynimiz aldığımız zevkten bizi uzaklaştırmaya başlıyor ve gidip yeni bir albüm almaya zorluyor bizi.

Ve, bütün bunlar da bize normal geliyor

Bu işler böyle, arkadaşım

Kişisel Deneyim #2: Beklenti Ayarlayıcısı

Yılsonu ikramiyesi

İki işçi yıl sonunda ikramiye olarak 5,000’er TL aldı.

Bir tanesi hamburgercide çalışıyor öteki ise büyük bir borsa yatırım kuruluşunda.

Hamburgercimiz zevkten havalara uçuyor, ancak yatırımcımız sinire kesmiş.

Geçen sene 200,000 TL ikramiye almıştı, bu sene de hemen hemen o kadar birşey bekliyordu.

Bu iki insanın tepkileri tamamen hayattan beklentileri üzerine kurulmuş durumda.

İkisi de aynı deneyimi yaşıyor – beşer bin TL’lik ikramiye..ama bir beyin bu bilgiyi “Yaşadın oğlum” a dönüştürürken öteki “Bu bir skandal”e dönüştürüyor.

Ve gene bu iki durum da normalmiş gibi geliyor..tabii ki yatırım uzmanı 5000 TL’yi beğenmez, onun değeri daha fazla, dolayısıyla da daha fazlasını bekliyor. “Ben onlara bir işlemle 5000 TL kazandırıyorum yahu” diyor, kendi kendine.

Ama durun – başarı bizi gerçekten daha mutlu yapar mı?

Yatırım uzmanı aslında “başarılı”. Daha az maaş alanların gözünde o ulaşılmak istenen bir seviyede. Ama gene de sevgili arkadaşımız mutsuz.

Eğer mutluluk bizim düşündüğümüz gibi çalışıyor olsa, şu anda neye sahip olduğumuzdan bağımsız olarak mutlu olmamız gerekmez mi?

Eğer mutluluk başarının bir ödülü ise, kendimiz ne kadar iyi hissettiğimiz, başarı beklentilerimize bağlı olmamalı...şu andaki başarımıza bağlı olmalı. O kadar.

- Yatırım uzmanı 5000 TL’lik ikramiyesi ile aslında Hamburgerci kadar mutlu olmalı

- Ve beklediği gibi 200,000 TL ikramiye alsa daha bile mutlu olabilir.

Ama tabi olay böyle çalışmıyor. Eğer çok büyük bir ikramiyeyi hakettiğimizi düşünüyorsak, alamadığımız zaman mutsuz oluruz.

Zevk Azaltıcısı ve Beklenti Ayarlayıcısı’nı o kadar iyi biliyoruz ki sorgulamıyoruz bile. Yaşadığımız dünyanın içindeki hayatımızın parçaları, kafamızın içindeki dünyanın değil.

Ama gene de, onlar olmasa, ne kadar harika – ne kadar mükemmel – hayatlarımız olurdu.

Zevk Azaltıcısı ve Beklenti Ayarlayıcı’nın açıklaması

Genetik köleler olduğumuz anlayana kadar, bir açıklama peşinde bile değildik.

Ya içinde yaşadığımız dünyayı suçluyorduk ya da o dünyaya uyum sağlama konusundaki kendi beceriksizliğimizi.

Ama şimdi en azından nasıl hissettiğimiz konusunda yaşadığımız dünyanın sorumlu olmadığını biliyoruz: Nasıl hissettiğimizin sorumlusu evrimsel açıdan programlanmış zihinlerimiz. Üstelik tamamen onlar sorumlu. Seçim konusunda tam yetkili olan onlar.

Peki bu zevk azaltıcısı ve beklenti ayarlayıcısının evrimsel açıdan bir sebebi var mı?

En iyisini elde etmek, yaşam standardımızı sürekli artırmak ve ne kadarına ulaşmış olursak olalım hiç doymamak konusunda beynimizi yönlendirmenin bir mantığı var mı?

Evrim bizim beynimizi böyle donatmış olabilir mi?

Kendi evriminizi düşünün

Bir kaç milyar yıldır epeyce sıkı çalışıyorsunuz ve en sonunda en büyük yaradılışınızı gerçekleştirdiniz : Bay Homo Sapiens..

İşler gayet iyi gidiyor. Yeni makineniz dünyada epeyce değişiklikler yapmaya üzere ağırlığını koymaya başladı.

- Yeni tarım projeleri sayesinde en azından dünyanın bir kısmında yiyecek kıtlığı pek görülmüyor; yeni araçlar sayesinde onu avlamaya çalışan diğer hayvanlara karşı kendini savunabiliyor; yeni kabiliyeti sayesinde ateşe hükmedebiliyor. Artık geceleri sıcak ve rahat.

Yemek pişirmeyi de öğrendi.

Yarattığınız yeni şey o kadar başarılı ki iyi hissettiren kimyasallarla devreleri aşırı yüklenmeye bile başladı.

Bu Homo Sapien’ler için çok büyük bir gün. Günde sadece bir veya iki saat çalışıyor ve sonrasında etrafa gülücükler atarak yan gelip yatıyor.

Artık isteme aşamasını bitirdi, sahip olma aşamasında. Ve bu her şeyi değiştirdi. İş yaptıran, risk aldıran, sonuç için uğraşan ruh hali...gitti. Motivasyonunu kaybetti.

Bu da yolda problemlerin gelmekte olduğunun habercisi.

Doğada hayatta kalmak, iş dünyasında hayatta kalmak gibi: şu anda ne kadar başarılı olursanız olun, pazarınızı elinden almak isteyen birileri her zaman vardır.

Eğer sırtınıza yaslanır, eksi yöntemlerle iş görmeye devam eder, eski fiyatlar, eski teknolojide ısrar ederseniz bir genç girişimci daha ucuz daha yeni daha “doğa dostu” tekliflerde bulunmaya başlayacaktır.

İş yaşamında, geçmiş başarılarınızla övünmek için vakit yoktur. Aynı şekilde doğal dünyada da. Her zaman sizin yiyeceğinize göz koyanlar, eşinizi çalmak isteyen uzak akrabalar çıkacaktır.

Bu durumda, siz de evrimin yerinde olsanız, makinenizi olabildiğince başarılı olacak şekilde programlamak için durumu tekrar gözden geçirmeniz gerekiyor:

Yeni makinenizi mutluluğa erişmek için koşturup durması yönünde motive ettiniz...
...ama ne zaman mutlu olacağını halletmediniz.

Sevgili yaratığınızın her zaman daha fazlasını istemesini nasıl sağlayabilirsiniz? Ulaştığı mutluluğun daha fazla başarı ve gelişmeyi elinden almasını nasıl engelleyebilirsiniz?

Ve nasıl programlamanız lazım ki her zaman ulaşabileceğinin en fazlası için uğraşıyor olsun?

İlk olarak, aldığı zevki azaltmanız lazım.

Ve ikinci olarak da, en az birinci kadar önemli, zevk bisküvitçiklerinin sadece geçmiş başarılara göre geldiğinden emin olmanız lazım: Zaten yürümeyi başarabilen bir bebeği emeklemeyi başarıyor diye kutlamazsınız.

Makineniz durum “iyi” olduğu zaman kendini iyi hissetmez...
..ancak durum daha iyiye gittiği zaman iyi hisseder.

Peki böyle bir mekanizmayı nasıl deneyimliyoruz? Beklentilerimizi ayarlayarak.

Ne zaman bir hedefe ulaşsak...beklentilerimiz de onunla birlikte çoğalıyor.

Beklenti Ayarlayıcı...
...Golf oynarken

Golf gibi bir sporu uzunca süre eğlenceli hale getiren şey her zaman kendinizi geliştirme olanağınızın olmasıdır. Sürekli bir rekabet halidir: ne kadar iyi olursanız olun daha iyi olma olasılığı her zaman vardır. Tabii ki düşündüğünüzden daha iyi oyun çıkardığınızda da aldığınız zevk artar.

Oyun süresince düşündüğünüz şu olur: “Sopayı biraz daha düzgün tutabilsem..Tiger Woods’u olurum bu oyunun”...Gerçek şu ki “çok iyi” oynayanlar, “iyi” oynayanlardan daha çok zevk almaz bu spordan.

Her golfçü gösterdiği gelişmeye göre kendini iyi hisseder yoksa o anda ne kadar iyi oynadığına göre değil. İşte bu yüzden bu spor yeni başlayana da uzamanlaşmış olana da hemen hemen aynı zevki verir.

Ve tabi aynı hayal kırıklıklarını da yaşatabilir.

Eğer umduğunuz kadar iyi oynamazsanız, başarısızlık hissi yaşarsınız. Ve hiç kaçarı da yok, kaybettiğinizde sinirlenir ama kazandığınız zaman da zevk alamazsınız.

...Kahvaltı yaparken

Bir sabah kalktığınızda yapacağınız kahvaltınızın bir dilim bayat ekmek ve o kadar da temiz görünmeyen bir bardak sudan oluştuğunu hayal edin.

Hayatınızdan pek memnun olmayacağınız belli: nerede benim taze sıkılmış portakal suyum, nerede sucuklu yumurtam?

Peki eğer ıssız bir adada, yiyecek içecekten mahrum bir şekilde iki gün geçirseydiniz? Birden o ekmek ve su kurtuluş olarak gelecekti gözünüze değil mi? Birden dünyanın en mükellef kahvaltısına dönecekti gözünüzde şimdi suratına bakmadığınız o bir dilim ekmek.

Hayatta yaptığımız her şey beklentilerimize göre ayarlanır: iş yerinde aldığımız ikramiyeden sabah yaptığımız kahvaltının içeriğine kadar: doyum, beklentilerimizin karşılanıp karşılanmamasına bağlıdır.

Biz Bilinçli Robotlara her zaman yapabileceğinin en fazlasını yaptırmak için bu kadar basit bir çözüm ve bu kadar basit bir araç.

Peki evrim bizi daha başka nasıl ayarlamış olabilir ki? Başarının mutlak bir ölçütünü kullanamazdı:

- Evrim sizin Nişantaşı’nda mı yoksa bir varoş mahallesinde mi doğacağınızı bilemez
- Evrim yaşayacağınız zorlukların hafif bir meltem gibi mi yoksa fırtınaya mı benzeyeceğini bilemez

Bu bilinemezlikte de, durumunuz ne olursa olsun sizi motive halde tutacak bir mekanizma bulması lazımdı.

Ve varolan durumumuzdan hoşnut olmamaktan daha basit bir yöntem var mı?

10 Mart 2009 Salı

Bölüm 16 - Başarı Dağı

Bir dağın yamacında yaşadığınızı hayal edin: Başarı Dağı

Bu dağın ne kadar yukarısında olduğunuz ne kadar “başarılı” olduğunuzla bağlantılı olsun.

Başarı” illa da daha yüksek kariyer, daha çok para anlamına gelmeyebilir. Sevgi, aile, inanç vb. şeyler de içerir.


Başarı” sizin için önemli olan herşeydir. Kendi listenizi kendiniz yapın. Bu listenin tamamlanmasına ne kadar yakınsanız, dağın zirvesine de o kadar yakınsınız demektir.

Her sabah uyandığınızda, etrafınıza bakıyor ve manzarının keyfini çıkartıyorsunuz.

Yamaçta sizden daha aşağıda yer alanlara bakıyor ve onlar gibi yaşamak zorunda olmadığınız için rahatlıyorsunuz. Sonra da yamaçta sizden yukarıda yer almış şanslı azınlığa bakıyor...ve biraz kıskançlık hissediyorsunuz (hadi kıskançlık olmasın da imrenme diyelim)..

Ve dağın yamacında daha yukarı çıkmanın hayallerini kuruyorsunuz.

Her gün, yaşam boyunca sürecek bir şekilde dağda daha yukarıya çıkmak için çalışıyorsunuz..ve düşünüyorsunuz ki dağın ne kadar yukarısında olursanız o kadar daha fazla mutlu olacaksınız.

Ne de olsa ne kadar başarılı olursanız o kadar daha fazla mutlu olacaksınız. Değil mi?

Ama ne kadar mutlu olduğunuz..dağda ne kadar yukarıda yer aldığınızla bağlantılı değildir. Şöyle düşünün: Alt taraftakilerin başarı derecesi 1 birim olsun zirveye yakın olanların 1500...

Zirveye yakın olan alt taraftakinden 1500 kat daha mutlu olabilir mi?

Örneğin yıllardır uğraştığınız ve sonunda başardığınız bir ünvan sizi kaç gün veya kaç hafta aynı yoğunlukta mutlu edebilir?

Ne kadar mutlu olduğunuz...nerede olduğunuzla değil, ne yöne doğru hareket ettiğinizle ilgili.

Yukarıya doğru gidiyorsanız, mutlusunuz..Yok, aşağıya doğru gidiyorsanız, mutsuz.

Hayattaki yeriniz gelişme gösteriyorsa, evrim sizi ödüllendiriyor. Düşüş varsa, acı hissediyorsunuz.

Mutluluk veya acı sadece hareket halinde iken kendini gösteriyor.

İki günü birebir aynı geçen insan ne mutludur ne de acı çeker.

Yukarıya çıkma eylemi bittiği anda, artık daha başarılı olduğunuz halde, aşağıdaki seviyede olduğunuzdan daha mutlu da değilsinizdir.

Ne yani, müdür memurdan daha mı mutlu?

Ama memur “müdür olunca bütün dertlerim bitecek” diye terfi etmeye uğraşıyor.

Ama siz sormadan ben söyleyeyim – hayır en zirveye kadar çıkamazsınız. Sizi oraya kolayca götürecek bir havadan bir yardım da yok.

(Tam burada Erdil Yaşaoğlu’nun karikatürünü anlatmam lazım. Çılgın bilimadamı elinde bomba ile düşünüyor : “Dünyanın hakimi olduğum anda bu işleri bırakacağım”...Bir sonraki düşüncesi “Yoksa evrenin hakimi olduktan sonra mı bıraksam?”)

9 Mart 2009 Pazartesi

Bölüm 17 - Mutluluk için büyük şeyler kadar küçük şeyler de var

Hayatta büyük şeylere erişmek için küçük şeyleri de başarmak lazım

Çoğu zaman, dağın aynı yüksekliğinde dururuz. Yukarı çıkış veya aşağı inişlerimiz çok ufak mesafelerle ölçülebilir. Ve gerçekten de bize zevk veya acı veren şeylerde bu ufak aşağı veya yukarı hareketlerle olur.

Taze Süt Örneği

Sabah kalkıp buzdolabında taze süt bulmak sizi o kadar da heyecanlandırmaz. Bu ne yukarıya ne de aşağıya doğru bir hareket – zaten dolapta süt bekliyordunuz – ve süt orada işte.

Ama kapağını açıp da burnunuza ekşimiş süt kokusu gelmeye başladığı zaman, dağın yamacında aşağıya inmeye başladınız.

Sabah kahvaltınızı alıştığınız şekilde yapamayacak olduğunuzu anlamaya başlıyorsunuz.

Huzursuzlandınız, huysuzlandınız belki de hıncınızı kediden almak istiyorsunuz.

Ama durun! Yaşasın, yaşasın !

Birden sevgili ve bir o kadar da düşünceli eşinizin buzdolabının arka tarafında taze ve açılmamış bir kutu süt daha sakladığını farkediyorsunuz...dağın yamacında tekrar yükseliyor olmanın verdiği o zevk ve rahatlama duygusu..

Aslında yükseldiğiniz yer de buzdolabının kapağını açmadan önceki yerinizle aynı.

Bir başka örnek :

Sabah patronunuz, masanızın yanından size selam vermeden geçti. “Haydaaa ne yanlışımı gördü? Zaten performans değerlendirme dönemine de yaklaştı. Bittim ben...Güle güle yüklü zam, güle güle ikramiye...”

2 saat sonra yanına çağırdı gayet sevimli bir şekilde hatır sordu, sabah muhasebecisiyle kavga ettiğinden dert yandı. Ohhhh sizinle ilgili değilmiş.

Demin gümbür gümbür yuvarlandığınızı zannettiğiniz dağa aynı hızla geri tırmandınız. Sonuçta geldiğiniz yer yine aynı yer.

Ama olsun artık mutlusunuz.

İşte dağın yamacında başarılı bir şekilde yükseldiğimizde olan şey.

Satış bölümünde çalışıyorsunuz.

Normalde 30 telefon görüşmesi yapar ve 5 satışı bağlarsınız. Sonra size birşeyler oldu – veya global ekonomiye bir şeyler oldu. Üç gün boyunca üstüste 10’ar tane yeni müşteri satışı gerçekleştirdiniz. Müdürünüz seviyor. Patronunuz seviyor.

Dördüncü gün sadece 8 satış yapabildiniz.

Birden, günde 8 satış kötü performans olarak gözükmeye başladı.

Halbuki daha 4 gün önce 8 çok iyi bir satış rakamı idi.

Dağda daha yüksek bir seviyeye alışmıştınız. Bunun keyfini çıkardınız ama şimdi günde 10 satış bile size o kadar zevk vermiyorken, 8 satış sizi üzüyor.

Taraftarlık

Eğer takımınızın gelene geçene yenildiğini görürseniz beklentileriniz de azalır. Şampiyon olamazsa o kadar da üzülmeyeceksiniz.

Aslında yenilgiye pek o kadar da üzülmezsiniz, iş ki şampiyonluğa oynayan takıma yeniliyor olsa ve o kadar da kötü bir yenilgi olmasın. Her tarafta zevk bisküvitçikleri var.

Peki ya karşı takımın taraftarı iseniz. Favori sizseniz?

Şimdi baskı başladı. Artık kazanmak aynı şeyi ifade etmiyor. Galibiyet zaten beklediğiniz bir şey. Galibiyet sizde mutluluktan çok bir rahatlama hissi yaratacaktır. Mutluluk için daha şaşalı bir galibiyete ihtiyacınız var – takımınız sizin beklentinizden daha fazlasını gerçekleştirmeli.

Örneğin 3 Büyüklerden birisinin Süper Ligi 2. olarak tamamlaması bir başarı olarak görülmez ama Anadolu takımlarından birinin ligi 2. tamamlaması şehirde fener alaylarının düzenlenmesine sebep olur.

Niye ? Çünkü, "Beklenti Ayarlayıcısı" devreye girdi.

Takımınızın iyi veya kötü durumda olması değil önemli olan, o hafta sizin beklentilerinizi karşılıyor mu, karşılayamıyor mu? İşte o beklenti, takımınızın o hafta iyi oynamasından aldığınız zevkin ölçüsü olacaktır..tabi aynı şey yenilgide de geçerli.

İşte bu yüzden ligde son sıralarda olan takımlar da taraftar sahibi. Ve bu takımların taraftarları da diğer takımların taraftarları kadar zevk alıyorlar takımlarını seyretmekten.

Beklenti ayarlayıcısının hayattan aldığımız zevk için önemi de buradan geliyor.

Eğer beklentilerimiz her gün ayarlanmasa :

- Her sabah sadece hayatta olmanın verdiği mutluluk hissi ile kalkacağız
- Her sabah bir iş sahibi olmanın verdiği mutlulukla kalkacağız
- Her sabah sürdürdüğümüz ilişkiden mutlu olarak kalkacağız


...çünkü hep daha kötüsü olabilirdi diye düşüneceğiz...buna da şükür.

Şurası muhakkak ki eğer bu yazıyı okumak için gerekli zaman ve enerjiyi buluyorsanız dünyadaki milyarlarca insandan çok daha iyi “hayatta kalma şansı”na sahipsiniz demektir.

Yeteri kadar başarmadık mı?

İnsanlar genlerini tatmin edecek kadar başarıya ulaşmadılar mı?

Mutlu bir hayat yaşamaya sıra gelmedi mi hala?

Uzun araba yolculuklarından sıkılan çocuklar gibi mızmızlanamaz mıyız : Daha gelmedik mi?

Ne yazık ki beklenti ayarlayıcısı bizim dışımızda programlandı ve biz daha hızlı araba, daha yüksek gökdelen, daha ufak cep telefonları üretmeye devam edeceğiz...ve bütün bunları da mağara adamlarının yaşadığı mutluluktan daha fazlasını yaşayabilmek adına sonsuz bir çaba ile yapacağız.

Peki atalarımızdan daha mı mutluyuz gerçekten?

Şimdi yaşadığımız şu monoton günler
Ortaçağ’da ulaşılmaz müthiş fantezilerdi
Metin Üstündağ

100 yıl önce yaşadığınızı düşünün.

Sabah uyanırsın...Soğuk...Öyle böyle değil, dondurucu soğuk. Kombi mi çalışmıyor acaba? E tabi – kombi diye birşey yok ki. Sıcak duş da yok. Ve tabi tuvalet de dışarıda, bahçenin sonunda.

Amaaan boşver. Şimdi arabaya atlar, ısıtmayı açtık mıydı ısınırız. Zaten iş yeri de şimdi sıcacıktır... Ama tabi araba filan yok. İşe yürüyerek gideceksiniz. İş yerinin de sıcak olduğunu ummayın çünkü açık havada çalışıyorsunuz.

Umabileceğiniz tek şey akşam eve gidip ayaklarınızı uzatıp TV seyretmek...

21. yüzyılda hiç sorgulamadan kabullendiğimizi çoğu şey 100 yıl önce yoktu. Hiç aklımız alıyor mu araba, televizyon, hastane, buzdolabı, hazır yiyeceklerin olmadığı bir hayatı?

Bugün rahatlığımızı ve mutluluğumuzu sağlayan bir sürü şeyin atalarımız zamanında olmadığını düşünmek mümkün değil gibi geliyor.

Binlerce yıl önce Efes şehri geceleri de aydınlatılan 3 şehirden biriymiş koca dünya yüzünde. Acaba kaç Efes’li “yaa ne kadar şanslıyız, dünyada topu topu 3 tane şehir gece karanlığına bürünmüyor. Ne mutlu bize ki onlardan biri de bizi” demiştir?

Peki bunları daha iyi hale getirmek için bu kadar uğraştık da ne kazandık? Tamam daha uzun yaşıyoruz. Ama daha mutlu muyuz?

Ve yaptığımız her şeyi düşlediğimiz her şeyi etkiliyor gibi görünen bu "beklenti ayarlayıcısı"na gerçekten ihtiyacımız var mı?

Onsuz daha rahat etmez miydik?

Ama her şey de bu "beklenti ayarlayıcı"nın esiri değil, değil mi?

Bunun cevabını kendi Mutluluk Dilek Listesi’ni kurcalayarak verebilirsiniz.

Eğer şartlar değiştiğinde dilek listenizdeki belli bir madde de değişebiliyorsa, o dilek beklenti ayarlayıcısına bağlı demektir.

Örneğin bir 1 milyon TL..herhalde listenizde bunun için bir yer vardır.

Peki Süper Lotodan 55 Milyon TL’yi kazandığınızı düşünün, o listede hala kalmaya devam edecek midir 1 milyon TL?

Peki herşey kötü giderse?

- Başarısızlık durumunda ne oluyor? Ne yani, dağın en dibindeysek bu bizi mutsuz mu etmeli?

Biz insanların bir sürü korkusu vardır. Bu evrimin en iyi buluşlarından biridir.

Korkularımızın en büyüklerinden biri de “ya hayat kötüye giderse, ya mutsuz olursak?” korkusudur.

Felaket kapıyı çaldığında yaşayacağımız sefalet ödümüzü patlatır.

Kötürüm olmak, tekerlekli sandalyeye mahkum olmak, bu yüzden çok ürkütücüdür. Altından kalkamayacağız bir durumdur. Kötürümlüğümüzün bir kısmı ile uzlaşabiliyor olsak da artık eskisi gibi mutlu olamayız. Şartlar düzelmediği müddetçe mutsuzluk kalıcı olacaktır.

Ama gerçekten durum bu mu? Olaya bir de evrim açısından bakalım: evrimin ne hakkında olduğunu bildiğimize göre “sürekli mutsuzluk” mantıklı birşey mi?

İlk bakışta, evet. Mantıklı gibi görünüyor.

Galiba mutsuz olduğunuz zaman başarmak için normalden daha fazla motive olacaksınızdır. Daha çok acı çekerseniz, şartları değiştirmek için daha çok çalışıp eski duruma dönmeye çalışacaksınızdır.

Ama...

Bu mutsuzluğun mutluluktan daha motive edici olduğu varsayımına dayanmaktadır. Lakin bu o kadar da basit bir şey değil.

Eğer mutsuzluk mutluluktan daha etkili olsaydı...hep mutsuz olurduk. Evrim bize bunu sağlardı.

Mutsuzluğun mutluluktan daha etkili olamayacağını nasıl biliyoruz?

Evrim en iyisini seçer. Ve en iyi insanlar da etrafa gen yaymak için en motive insanlardır.

Bu da demektir ki, eğer mutsuzluk en etkili durum olsaydı..biz de her zaman mutsuz olacak şekilde evrim geçirirdik. Ve sadece olaylar ters gittiği zaman değil...yolunda gittiği zaman da mutsuz olurduk.

Ne var ki bu durum, çoğumuz için öyle değil.

Demek ki evrimin ne olduğunu bilen bizler için sonuç şu:

Mutsuzluk sonsuza kadar süremez...


- Beyinlerimiz mutluluk (veya mutsuzluk) seviyelerini ayarlayabilme yeteneğine sahip olmalı ki biz belli bir süre sonra artık kendimizi mutsuz hissetmeyelim. Kendiliğinden. Gerçek hayatta ne oluyorsa olsun. “Bu durumla nasıl savaşacağımız” bizim çözeceğimiz bir şey değil. Ne kadar beceriksiz olursak olalım, beyinlerimiz belli bir süreden sonra mutsuz hissettirmeyi kesecektir.
Hayatın doğasında mutsuzluk değil...tam tersi mutluluk vardır.

Evrim vazgeçmemizi istemez, durum ne kadar kötü olursa olsun.

Ve o vazgeçmemizi istemiyorsa, demek ki hala elimizden gelenin en iyisini yapmamıza ihtiyacı var. Bu yüzden de iyi şeylerle kötü şeyleri ayırdedebilmemize ihtiyacı var.

Eğer gerçekten mutsuzsanız, işlerin daha da kötüye gittiğinin farkına nasıl varacaksınız?

Günlük kötülükleri nasıl farkedeceksiniz? İşler iyi gittiğinde siz de kendinizi iyi hissetmelisiniz.

Ufak şeylerin yoluna girmesinden mutlu olmanız lazım. Aynı şekilde yolunda gitmeyen ufak şeyler için de kendinizi kötü hissetmelisiniz.

Şartlar ne kadar korkutucu olursa olsun denemeye devam eden insan, hayatta kalma şansı daha yüksek olan insandır.

En başarılı insan, ne kadar başarılı veya başarısız olduğuna bakmadan şartları zorlayan insandır.

Daha iyisini yap:

Ne kadar başarılı olursak olalım
Veya ne kadar başarısız olursak olalım

Başarılı olmaya yönelik bu “dur durak bilmeyen yarış”, evrimin çok fazla şey istediği anlamına geliyor – hiç bir zaman bizim tatmin olmamıza izin vermiyor. Sürekli istiyor, merhametsizce istiyor.

Ama aynı sebepten de çok kolay affediyor – başarısızlıklarımız her seferinde mutluluğumuzu nötr pozisyonuna getirerek “reset”liyor.

Evrim bunu “iyi biri” olduğu veya “bizi umursadığı” için yapmıyor, ileride çok daha verimli olacağız ve genetik şansı artırmak için iyi iş çıkaracağız diye yapıyor.

Her Şey Gelecek İçin

Bir felaket olsa ve tekerlekli sandalyeye muhtaç olsak mutsuz olacağımızı düşünürüz.

Ama bunun ne anlamı olacak ki?

Evrim sadece gelecekle ilgilenir.

Evrim hep önüne bakar – geçmiş geçmişte kalmıştır.

Evrimin bize acı hissini verme sebebi o yaptığımızı bir daha yapmamayı hatırlamak içindir. Gelecek sefer kullanabileceğimiz bir ders vermek için bizi cezalandırır.

Evrim geçmişe eğitim gözü ile bakar, cezalandırma amacı ile değil.

"Olan oldu, önümüzdeki maçlara bakalım" yaklaşımı, süreklidir

Acı çekmemizin tek sebebi gelecekteki performansımızı artırmaktır.

Hata yapmak kötüdür ama o yapılan hatadan ders çıkarmamak daha kötüdür. Hatayı tekrarlamak kötünün şahıdır.

Ve şurası çok önemlidir ki, bu eğitim, gelecekte daha iyi performans göstermek içindir.

Beklenti ayarlayıcı iki yönde de çalışmalıdır: durumumuz kötüleşirse ve dağın yamacında aşağı düşersek, tekrar iyi hissetmek için eskisi kadar yukarıya tırmanmaya gerek yoktur.

Neden mutlu veya mutsuz olacağımızı düşünürüz?

Niye sürekli mutluluk yaratabileceğimize dair bir inancımız var..bununla eş olarak işler yolunda gitmezse de sürekli mutsuz olacağımızı düşünüyoruz?

Biz şu andaki problemlerimizi çözmeye odaklanıyoruz da ondan

Çoğu insan için, şu andaki problemlerinin çoğu daha fazla para ile çözülebilir:

- Eğer daha fazla paramız olsa çalışmak zorunda kalmayacağımız için patronla olan problemimiz çözülebilir

- Pencerelerimizin silinmesi gerekliliği, birine para verip temzileteceğimiz için, ortadan kalkabilir

Bizim problemimiz, şu anki problemlerimizi ortadan kaldırsak başka problemlerin ortaya çıkmayacağına inanmamızdan kaynaklanıyor.

Küçükken problem olarak gördüğümüz şeylerin büyüdüğümüzde nasıl ortadan kalktığını unutuyoruz.

Bir zamanlar aklımızı o kadar meşgul eden, o zamanlar için o kadar önemli olan, problemlerin ne kadar çok olduğunu unutuyoruz...Şimdi o problemlerin başka problemlerle yer değiştirdiğini unutuyoruz.

Şöyle düşünün: Bilgisayarlar olmadan 1 haftada elde hesaplayarak ortaya çıkardığımız raporu şimdi yarım günde hazırlıyoruz. Peki geriye kalan 4 ½ gün bize mi kaldı?

Çocukluk, onun arkasından gençlik problemlerimiz bitince bütün problemlerimiz bitmiş oldu mu?
Nasıl her problemin bir şekilde çözüme kavuştuğunu unutuyoruz.

Gelişmenin tek yolu bu olduğu için, her şeyi daha iyi bir hale getirmek için zihinlerimizin nasıl yeni problemler aradığını unutuyoruz

Yaşantılarımız ne kadar mükemmel olursa olsun...geliştireceğimiz bir şeyler muhakkak vardır.

Bakınız Erdil yaşaroğlu’nun “Dünyanın hakimi olunca bu işleri bırakacağım..Yoksa Evrenin hakimi olunca mı bıraksam?” karikatürü

En Motive Edici Durum

Peki, eğer bizi en motive edici durum mutsuzluk değilse, nedir?

Ne mutluluk ne de mutsuzluk insan için uzun bir süre iyi durumlar değildir. Evrim açısından iksiinin arasında bir yerde olmak en verimli olanıdır...Bilim adamlarının “nötr”, geri kalanların da

....” fena değil işte

dediği durum.

Fena değil işte” durumu biz insanlar için çok özel bir durumdur. Bireyler için o kadar heyecan verici bir durum olmasa da evrim için gayet güzel çalışır.

Fena değil işte”nin en büyük avantajı, bizim başarı için de başarısızlık için de duyarlı olmamızı sağlamasıdır.

Verimli olacaksanız kötüden nasıl iyiye gideceğinizi rahatça tanımlayabiliyor olmanız lazım. Nelerin hayatta kalmaya yarayacak ve nelerin tehlikeli olacağını kolayca ayırt edebiliyor olmanız lazım.

- Eğer sürekli acı çekiyor olursanız, daha fazla acı çektiğinizi kolay kolay anlayamazsınız
- Eğer sürekli mutlu olursanız da işlerin iyiye doğru gittiği o kadar açık seçik belli olmaz


Zıtlığa ihtiyacınız var

- Eğer sefalet içinde yaşıyorsanız, yeni bir problemle karşılaşmak umurunuzda olur mu?
- İnsanları sinir edercesine mutluysanız, bir sonraki zaferi ve ne yaparak ulaşabileceğinizi nasıl görebileceksiniz?

8 Mart 2009 Pazar

Bölüm 18 - Ruh Halimiz : Mutlu – Mutsuz – Fena Değil

“Mutlu – Mutsuz – Fena Değil”

İnsanın içinde bulunduğu durum bu.

Bu evrimin içinde bulunmamızı istediği durum. Evrimin bizim için seçtiği. En başarılı olmamız için içinde bulundurduğu durum.

“Mutlu – Mutsuz – Fena Değil” bizi önemli hale getirir
“Mutlu – Mutsuz – Fena Değil” bizi aya kadar çıkartır
“Mutlu – Mutsuz – Fena Değil” sadece şimdiye kadar olan değil...


..aynı zamanda bundan sonra da görüp göreceğimiz tek yoldur.

Toplamı sıfır olan bir denklemdir bu.

Eğer her zaman “fena değil işte” durumunda dolanıp duruyorsak ve şu anda ne kadar “başarılı” olduğumuza göre beklentilerimizi ayarlıyorsak, demek ki hayatta bir “toplamı sıfır denklem” oyununda takılıp kalmışız. (Zero-Sum Game : Durumu kurtarıcı bir yolun bulunmadığı ve bir tarafın kaybedeceği öteki tarafın kazanacağı karşı karşıya gelme hali)

Ne yapıyor olursak olalım, alacağımız toplam zevk ve acı miktarı her sene aynı kalacaktır.

Bazı insanlar diğerlerinden daha eşit

Herkesin eşit haklara sahip olduğunu varsayarız, hepimiz için fırsat eşitliği vardır.

Sonuçta bu “temel bir bireysel hak

Ama gerçekte ne kadar eşitiz?

Doğa hepimize doğuşta aynı yetenekleri veriyor gibi gözükmüyor

- Hepimiz bir atlet olacak kadar hızlı koşmuyoruz
- Hepimiz bir beyin cerrahı olabilecek kadar zeki değiliz
- Hepimiz manken olacak güzel değiliz


O zaman insanlar nasıl eşit olabiliyor?

Yoksa doğa bizim “temel birey hakları”mıza inanmıyor mu?

Eğer herhangi bir şeyde eşitsek, o da mutluluğa erişme kabiliyetimizdeki eşitlik olmalı.

Gerçekten mi ?

Eğer dünyada tek bir yerde adalet varsa o da mutlu olma şansımızın hepimiz için eşit olduğudur.

Belki siz de böyle düşünüyorsunuz.

Belki de düşünmüyorsunuz

Bazı insanlar diğer insanlardan daha eşit doğuyor.

Anketlerde insanlara kendilerini ne kadar mutlu hissettikler sorulduğunda, cevaplar ilginç bir şekilde 3 yönde gelişiyor

Bir

Çoğu insan “nötr” vaziyetten birazcık daha mutlu. Eğer “nötr” noktayı ne mutlu ne mutsuz olarak kabul edersek, bir çok insan ortalamada bu noktadan birazcık daha mutlu.

İki

Ortalama değer, her birey için belirgin bir şekilde sabit. Uzun dönemler içinde bu nokta sabit kalıyor. Eğer bir sene “birazcık mutlu” ise, her sene “birazcık mutlu” durumda kalıyorlar.

Bu bizim “mutlu – mutsuz – fena değil” şeklindeki teorik kavramımızla uyuşuyor; şartlar ne olursa olsun beklenti ayarlayıcısı bizim mutluluk çizgimizin sabit bir düzeyde kalmasını sağlıyor.

Üç

Bu seviye her bireyde aynı değildir. Çoğumuz “nötr”den birazcık daha iyi olsak da, aynı ortalama düzeye sahip değiliz. Her birimizin kendi kişisel mutluluk seviyesi var ve bu birimizden diğerine değişiklik gösteriyor.

O zaman neler oluyor? Bu araştırma bizim bireysel mutlu olma şansımız hakkında ne anlatıyor?

Çıkan sonuç, ortalama mutluluk seviyemizin doğumda belirlendiğini öne sürüyor.

Bir başka deyişle, ruh halimize göre otomatik olarak değişen mutluluk seviyemiz, genler tarafından belirleniyor.

Suratımızın neye benzeyeceğini, derimizin rengini belirleyen genler, aynı zamanda ortalama mutluluk seviyemizi de belirliyor.

Biliminsanları bu ortalama mutluluk seviyesine “ayar noktası” diyor.

Ancak bu genler, herhangi bir gün veya herhangi bir hafta ne kadar mutlu olacağımıza önceden karar veriyorlar anlamına gelmemeli.

Ortalamanın ne olacağını belirliyorlar.

Bu seviyenin de hayatımız boyunca sürekli olarak tekrar edip duracağına karar veriyorlar.

Ve bazı insanlar diğer insanlara göre daha yüksek bir ortalama mutluluk seviyesi ile doğuyor.

Bazılarımız mutlu doğuyor. Ve öyle kalıyor

Bazılarımız mutsuz doğuyor. Ve öyle kalıyor. Tüm yaşamları boyunca...

Korkutucu

Hayat bu kadar adaletsiz olabilir mi?

Tabii ki olabilir. Biz bütün insanların eşit doğduğuna inanmak istiyoruz ama evrim eşitlikle ilgili bir şey değil. Ne adil ne de adaletsiz. Evrim şans ile ilgili ve sonra da bu şanslılardan en iyilerin doğa tarafından seçilmesi ile ilgili.

Ve bu şanslardan biri de, bu “ortalama mutluluk seviyesi”ne göre evrimin, hafifçe mutlu olanın hafifçe mutsuz olana göre biraz daha fazla yanında olması.

Ve hayattaki gerçek piyango da aslında bu.

En zeki, en yetenekli veya zengin bir ailenin çocuğu olmanızla hiç ilgisi yok.

Bunların hiçbiri mutluluğunuza etki etmek için gerekli şeyler değil.

Gerçek piyango bu “ayar noktası”nın ne kadar yüksek olduğu ile ilgili.

Ne hayattan daha fazlasını alma çabalarımız, ne de en iyisi olmak için verdiğimiz çaba...Ne kadar “iyi” olacağımızın en önemli etkeni, anne-babamızın kim olduğudur.

Tembel Yunus

Küçükken annem beni doğum günümde Hayvanat Bahçesi’ne götürdü. O günlerde vahşi hayvanların yaptıkları numaralara belli başlı eğlencelerden biriydi. Hayvan Hakları Savunucuları daha terör estirmiyordu. Şempanzelerin çay partisi, fillerin banyo saati beni çok eğlendirmişti.

Ama beni esas heyecanlandıran yunuslar oldu : taklalar atıyor, havuza geri düşerken etrafı ıslatıyor, futbol oynuyorlardı. Hatta doğum günüm diye beni ufak bir sandalla havuzda bile dolaştırdılar.

Yaptıkları her numaradan sonra, bakıcı yunuslara bir balık atıyordu.

Uzun günün sonunda eve döndüğümde, bir konuyu kafaya taktığımı hatırlıyorum.

Kafama takılan şuydu: Ya yunus dostlarımdan biri bir gün birden yaptığı numaraları unutursa? Veya verilen talimatları duyamayacak şekilde bir kulak iltihabı kaparsa?

Artık ona balık verilmez, o da açlıktan ölür mü? Bakıcı artık sadece diğerlerine balık atar, ona hiç bir şey vermez mi? Benim yaşlarımda bir çocuk için çok can sıkıcı bir durum.

Annem, yunusların ne kadar numara yaptıklarının önemli olmadığını, bakıcının gün sonunda – kontrollü diyet sistemi dahilinde – hepsinin aynı sayıda balık yemesini gözettiğini anlattığını.

Bu, günlük almaları gereken kalori açısından önemliydi. Sonuçta (hiç numara yapmayı beceremeseler bile) yunuslar değerli hayvanlardı, bakıcının görevi de onları doğru miktarda besleyerek sağlıklı kalmalarını sağlamaktı.

Anlamsız geldi.

O zaman yunuslar niye numara yapmak için uğraşsın ki?

Niye bütün gün kafalarına göre yüzüp, ne istiyorlarsa onu yapmasınlar havuzda?

25 yıl sonra kendimi hafiften o yunuslar gibi hissetmeye başladım.

Kendi küçük havuzumda daha fazla balık kapabilmek için uğraşırken merak ediyordum “ ben mi yanlış numaralar yapıyorum, yoksa yaptığım numaraları mı beceremiyorum?”

Sonra yunusları hatırladım

Ve ne kadar çok numara yaptığımın o kadar fark yaratmadığından şüphelendim....

..Önünde sonunda gene aynı sayıda balık verilecekti bana.

Biz insanlarda benzeri bir kontrollü diyette olabilir miyiz? Balık, çikolata veya ne seviyorsak onunla değil de daha temel ve bizim için daha önemli birşeyle besleniyor olabilir miyiz?

Duygu diyeti ile kontrol ediliyor olabilir miyiz?

Son bir kaç milyon yılda, epeyce gelişmiş zekamızla evrim ustamızın istediği daha gelişmiş numaralara odaklanıyorduk.

Ve bir çoğumuz havuzda yüzmeye devam ederken bir kaçımız da “bu havuzdan çıkıp balıklar nerede saklanıyormuş, onları bulsak ya” demeye başladık.

Çünkü biz bunu yapmadığımız müddetçe, bizim bu çabalarımızdan tek faydalanan bakıcılarımız oluyordu.

İnsanlığın geleceği bizim tahminlerimizden çok daha farklı olacaktır.

Ve ne kadar çabuk olursa, bizim için de o kadar iyi olacaktır.

Özetle

1) Biz ermişiz muradımıza

Evrim bizim çok uzun süre mutlu bir şekilde vakit geçirmemize izin vermez, çünkü genlerimizin yararı için çalışmak zorundayız ( çünkü sonuçta bizler birer robotuz)

Mekanizmanın nasıl çalıştığını, mutluluğu çok kısa sürelerde yaşadığımıza dair olan kişisel deneyimlerimizde görebiliriz. Sadece Beklenti Ayarlayıcısı bile hayatın umduğumuz gibi hiç bir zaman gül bahçesi olarak kalmayacağını gösteriyor

2) Biz erememişiz muradımıza

Evrim bizim zevk-ü sefa içinde yaşamamıza izin vermeye niyetli gözükmese de bizi ucu bucağı olmayan dertler içinde de bırakmıyor.

Hayatlarımız her ne kadar berbat edilmiş hale gelse de herşeyin daha iyi olacağına dair umudumuz da hiç kaybolmuyor.

3) “İç güveysinden hallice” durumu..”Eh fena değil işte”

Görünen o ki “ne olsun işte – Fena değil, sağol” durumu, tam da bizim için tasarlanmış gibi. – Çünkü “fena değil” durumu dünyayı ele geçirmek için tasarlanmış bir robot için en ideal ve verimli durum olarak görülüyor. (Gün gelecek o “iç güveyine sahip olan kaynana veya kaynata” olacak. Bu konuda ümidi hep varolacak)